TASAVVUF HAKTIR! 

Resim

Kıymetlilerim!

Tasavvuf hakktır! 

İslâm’ın içinde, tâ derininde, tam ortasında hatta baş tâcında bir mevkidedir ki oradan Allah’ı, Rasülullah’ı ve kâinatın yaradılış sırlarını anlamaya başlar, makâmâtları seyrü sefer eder, aşk denizlerine dalar, cennete vasıl olursunuz. 

Tasavvufla ve tasavvuf erenleriyle hikmet’e, hakikat’e ulaşırsınız. 

Kuran’ın ve sünnetin satırlardaki ilmini İmamı Rabbani Hazretleri gibi ulu zatların rehberliğinde sadırlara nakşeylersiniz. 

Tabi “yaşayan” gerçek maneviyyat rehberlerini bulabilirseniz… 

Bizim bu yazıda ifade etmeğe çalıştığımız bu asra ait bir mahrumiyetin, bir mürşidi Kamil kıtlığının net, sarih ve çarpıcı bir biçimde ifadesinden ibarettir. Yoksa bu devirde tasavvufi terbiyeyi almanın imkansızlığı değildir. 

Keza Tasavvufi terbiye bizzat mürşidi kâmil olmadan da alınır, bu mümkündür. Yeter ki doğru reçeteler doğru doktorlar tarafından tavsiye edilsin. Tıpkı Rasülullah Efendimizi fiziken görmemiş olan biz ahir zaman ümmetlerinin doğru kaynaklar ve aktarıcılar vasıtasıyla O Nebi’nin (sav) manevi terbiyesini hali hazırda alıyor olduğumuz gibi… 

Bu bahsi âhar…

Şimdi herkes aşağıda anlatılanları lütfen izan ve idrak eleğiyle doğru anlamaya çalışsın.

Yoksa bu asrî arızaya dikkat çekişimizden cesaretle hitabımızın muhatapları arasına sızan farelerin demeye cüret ettiği gibi Tasavvufa ve Tasavvuf büyüklerine bir yan bakış, karşı duruş, bir itiraz ediş aklımızın ucundan bile geçmez. Sizin de sakın ola geçmesin. 

Amma, elbette bu hakikatler derdimize tam derman olamamaktadır. Bu tasavvufun “hakk ve hakikat oluşu” gül bahçesi, dervişler dergahı sûfi hanelerini ele geçirmiş olan sahte mürşidleri, şeriatı garrayı Ahmediyye’den uzak, Sünneti Rasülullahtan bî haber, şu yukarıda esefle paylaştığım Vehhabi, harici gericileri haklı çıkaran süfli, mübtezel, ağzı dumanlı, kalbi buhranlı şeyhleri yok farzetmemize mani oluyor. Bu yüzdendir Halkımızı, din kardeşlerimizi uyarışımız, ikaz edişimiz..

Sözlerimiz bir yudum su uğruna kuru çeşmeler peşinde beyhude koşan iyi niyyetli saf yurdum insanına… 

Daha “guslün farzlarını” layıkıyla sayamadan “tarikat guslüne” niyyet edenlere… 

İmânın şartlarını künhüyle, rüknüyle belleyemeden bir “şeyhi kebirin” eteğinde tevbeye duranlara… 

Böylece biline! 

Dedikten sonra sanıyorum daha önce kaleme aldığım buradan sonraki yazıyı anlamak daha kolay olacak:

Bugün, yeryüzünde ve ülkemizde, ülkemizin herhangi bir köşesinde, hâli hazırda, el’an, şimdi, şu anda “yaşayan, sözde hakk” sakallı-sakalsız, sarıklı-sarıksız, cübbeli-cübbesiz, yaşlı-genç, doğulu-batılı, tipli-tipsiz bir mürşide, bir şeyhe, bit zâta, bir efendiye, bir dedeye, bir babaya kendisini teslim etmiş, mürid etmiş, tesbih almış, el almış, zikir almış ahid vermiş, boyun bükmüş, rabıta yapmış ne kadar kardeşim, abim, ablam, büyüğüm, küçüğüm, amcam, nenem, dedem varsa hepsi de ama hepsi de üstüne alınsın lütfen! 

Kötü haber, belki de iyi haber: Baylar bayanlar! Tasavvuf terbiyesinden geçmiş bir kardeşiniz olarak, az çok bu işleri bilenlerle aynı rahlelerin tozunu yutmuş bir Müslüman olarak size haber vermeliyim ki maalesef şeyhleriniz şeyh değil, mürşidleriniz mürşid değil… Yolunuz yol değil, tarikatınız tarikat değil…

İlmen, fikren, mânen, Şeriaten, tarîkaten, hakîkaten, usûlen, vusûlen, husûlen bu imkansız. 

Üzgünüm! 

Dininizi güzelce öğrenmeniz, yaşamanız, tatbik etmeniz farz üzerinize; yaşayan bir mürşid bulup eteğine yapışmanız değil… 

Elbette bu asil Dîn’i, bu yüce Kur’anı anlama ve hayata geçirmede bir hocaya, bir âlime, bir yol göstericiye ihtiyacınız var amma bu hiç bir zaman “günümüz tarikat simsarlarıyla” karıştırılmamalı. El veren, etek öptüren, biât alan “kerâmetleri kendilerinden menkul şeyh ola çıkalarla” bir tutulmamalı, yeryüzünün en büyük pazarı olan “sahte tarikatlere ve en büyük pazarlamacıları olan sahte şeyhlere” paçayı kaptırmamalı.

İslam’ın kalbî derinliklere dâir, sadra şifâ, gönüllere deva bu “Peygamber mirası tasavvufun” ehil olmayan ellerce kullanılmasına izin verilmemeli, ruhlarımız, bedenlerimiz, maddi ve manevi istikbâlimiz haris ellere teslim olmamalı, ebedi hayatımızı iyi niyyet ve sığınılacak liman arayışlarına mahkum dumanlı zikir odalarında heba etmemeli. Tatlı sözlere, üfürülen teveşvüşlere, riyâkar tevazûlara, anlatılan uçma, kaçma, erme, olma, bilme hikâyelerine aldanmamalı… 

İfadelerimin başında tırnak içinde belirttiğim gibi günümüzdeki “yaşayan” kendini şeyh olarak takdim eden “istisnasız” herkestir kastettiğim; kadim yani geçmişteki Ehli Sünnet Erleri, Gönül Sultanları değil… Selmânı Farisîler, Câferi Sâdıklar, İmâmı Rabbaniler, Şâhı Nakşibendiler, Abdülkâdiri Ceylanîler değil… 

Zamâne “mürşidi Kâmillerinin” cümlesi de sun’î (yapay), tamamı da dalâlet üzredir… Daha kendileri lâyıkıyla hidâyet bulmamışlar ki başkalarına yardımcı olabilsinler… Henüz kendileri irşâd olmamışlar ki başkalarını irşâd etsinler… 

Evet evet düşünmeyin “kim olabilir bunlar?” diye, sizin bağlı olduğunuz, varıp elini öptüğünüz, eteğine gözlerinizi sürdüğünüz, sigarasının izmaritini dahi mübarek bildiğiniz, abdest suyunu zem zem gibi şifalı saydığınız, kendisini dinlerken cezbeye gelip “hımmm! humm!” diye anormal anormal sesler çıkarıp acayipleştiğiniz, peşinden yürüdüğünüz şeyhcikleriniz var ya, işte onlardan bahsediyorum. Sakın “benim şeyhimi kasdetmiyordur” demeyin, tek tek hepinizin sakallı ve sakalsızlarınızı kastediyorum. 

Bununla beraber İslam’ı yaşamada bir birine yardımcı olmak, hakkı ve hayrı teşvik etmek üzere oluşmuş Müslüman toplulukları ve onların samimi liderlerini, büyüklerini, üstazlarını “istikamet üzere” oldukları sürece bu mevzunun dışında tutarız, istisna biliriz. 

Amma bir mürşidi kâmilde olması gereken hususiyyetlere sahip olmadığı halde, İslâmı, Şer’i Şerifi, Sünneti Seniyyeyi, ahlâkı Muhammediyyeyi bilmediği, yaşamadığı ve yaşatmadığı halde “ben mürşidim, şıhım, şeyhim, pîrim, filanca silsilenin falanca halkasıyım” diyenlerin, tasavvufu sadece “dergah kurup, mürid toplayıp, zikir yaptırıp, sohbet etmekten” ibaret sananların yalancılığına, sahtekârlığına hiç tereddütsüz hükmederiz. 

Çok mu iddialı oldu? Hayır, inanın ki olmadı.

Bazılarınızın fena kızacağını biliyorum ama nâpalım işimiz bu; beğenilmese de gerçekleri söylemek… 

Ahmet Kemal ÖNCÜ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s