ARKASI YARIN

1. BÖLÜM

En iyisi bu dediler, gittim. Bir arkadaşımın rahatsızlığı vardı. Beni aradı. Doğru ona götürdüm. Tamam, Port Louis’in işlek caddelerinden birindeydi muayenehanesi ama eski bir ahşap Fransız eviydi burası. Saat dördü geçtiği için gecikmiştik. Bir umutla arkadan kilitli olan kapıya sertçe birkaç defa vurdum. Biraz sonra içeriden ayak sesleri geldi. Şanslı olduğumuzu düşündük. Arkadaşımla gülümsedik birbirimize.

Geldi. Kapıyı açtı.

Kır saçlı, zayıf mı zayıf, beyaz önlük giymiş bir adamcağız… Ayağına büyük gelen ayakkabıdan bozma terliklerini sürüye sürüye yürüyerek ufak tefek bedeniyle, yüzümüze bile bakmadan, o dar ama ondan çok büyük olan kapıda bize “buyurun” dedi. Yavaşça süzüldük içeriye. Ardımızdan kapının sürgüsünü itina ile kapattı. Dar bir bahçe duvarı ve ahşap bina arasındaki bahçe koridorundan duvarlara sürtünmeden geçtik. Evin ilk kapısından iki basamak çıkarak girdik. Yine dar ve bizim hacmimizdekilerin ancak yan girebileceği küçük bir kapı… Bizi neredeyse iki asırlık bir bekleme odasına aldı. Yerler, duvarlar, tavan, taban hatta eşyalar bile asırlık… Ve sadece küçük pencerelerden giren ışıkla şöyle böyle aydınlanan bu tarihi eserin içinde yapayalnız beklerken, biraz sonra arkadaşımı muayene edecek olan bu doktorun nasıl birisi olduğundan habersiz etrafı seyre daldık…

2. BÖLÜM

Ben “kimler gelmiş, kimler geçmiştir bu evden, kim bilir” diye düşünürken kapı açıldı. Hafif bir başını sallama ve gelin işaretiyle talimata boyun eğdik. Önce hasta olan arkadaşım girdi. “Oturun” dedi yüzümüze dahi bakmadan doktor bey. Arkadaşım oturdu. Gözlerini açıp şaşkın bir şekilde donup kaldığımı ancak o yaşlı adamla göz göze geldiğimizde fark ettim. “Siz de oturun beyefendi” dedi. Masasının önündeki dört adet fi tarihinden kalma sandalyelerden birazcık geride olanına yavaşça oturdum. Gürültü yapmadan ve nefesimi tutarak. Bu arada sandalyeye fazla ağırlığımı vermiyordum ki kırılmasın; tarihi bir esere zarar verme endişesiyle…

Terliklerini ahşap zemine sürüye sürüye yerine geçti. İlk gördüğümden beri dikkatimi çeken terlikler… O an gerçekten şaşkın bir vaziyetteydim. Sanki tarihin içinden bir sahnede figüran olmuştum. Aktörler oynuyor ben de oyunun içindeki pasif karakterlerden biri olarak ortama ve sahnenin akışına ayak uyduruyordum. Bulunduğum odadaki her şey ama her şey tarih kokuyordu; doktor dahil. Hatta o en tarihi olandı fikrimce ve en enteresan olan…

Yukarıdaki fotoğrafını verdiğim masayı anlatmama gerek var mı bilmiyorum. Her şey tüm çıplaklığıyla ortada zaten. Bu fotoğrafı çekerken inanın ayağa kalktım ki masanın üstündeki yılların birikiminin ardında bir doktor olduğu görülebilsin diye. Yoksa karşısında oturduğumda beyefendinin sadece başı gözüküyordu.

Her neyse; betimlemeye devam etmek istiyorum. Çünki kadraja girmeyen o kadar çok detay var ki burada. Anlatmazsam olmaz.

Hayatım boyunca böylesi binalara çok girip çıktığımdan hayli tecrübeliyimdir. Yani öyle olduğumu düşünüyorum. Orada hiç şaşırmamış gibi yaptım. Her zamanki mütebessim yüz ifademi takındım ki bu tarihi yapı içinde keyfimi herhangi bir terslik bozmasın. O doğal yapı içinde eğreti durmayayım.

Ben bir yabancı olarak gülümser bir ifadeyle doktora bakarken o sanki orada hiç yokmuşum gibi davranıyordu. Yabancıyım ya; illa ki bekliyorum sorular sorulsun tarafıma, ben de hemen cevaplayayım ortamı ısıtayım birazcık. İlgiyi üzerimde toplayayım. Ama oralı bile olmadı. Peki, “Öyle olsun!” dedim içimden.

Onlar kendi lisanlarında konuşmaya başladılar. İki Mauritiuslı olarak Kriol lisanıyla bilindik hasta doktor diyalogları. Benim için de sessizce etrafı gözlemlemem ve hafızama kaydetmem için bir fırsat doğmuş oldu.

Odadaki üç kişilik kadromuzdan kesinlikle baş kahraman olmayı hak eden doktor bey ya da doktor amca ilk sorusunu sordu. Parmaklarını çenesinin altında kilitleyerek son derece ciddi ve dikkatle hastasını dinlemeye koyuldu.

Nedense yaşını kestirmekte zorlandım. Yetmiş ya da hiç belli olmaz seksen olabilirdi. Saçları hafif uzunca ve dağınık… Kulaklarının üzerine kadar iniyor. Üzerinde mini ekoseli bir gömlek ama Allah var temiz ve ütülü. Özenle bağlanmış siyah bir kravat. Belli ki gençliğinden kalma bir beyaz önlük. Gençliğinden kalma diyorum çünki şimdi üzerine oldukça büyük geliyor.

Sorularını sormaya devam etti; kısık ama rahatsız etmeyen bir ses tonuyla…

İlk birkaç dakika gözlerimi bu adamın üstünden alamadım. Hiçbir duygu ya da ön yargıya kapılmaksızın sadece anlamadığım lisanlarını dinliyor, karşımdaki kişinin nasıl birisi olduğunu çözmeye çalışıyordum.

İlk intibam bu kişinin Hindu yani putperest birisi olduğu şeklindeydi. Çünki sakalsız ve bıyıksızdı. Ve saçları biraz uzun ve gayrı nizamiydi. Yüzündeki ciddiyet ya doktor olması sebebiyle hasta meşguliyetinden ya da o Ada Hindularının kendilerine has mağrur bir havası vardır Müslümanlara karşı, ondandı. Ve açıkçası bir Hindu ancak bu kadar dağınık olabilirdi. Hem de nasıl bir dağınıklık!

Evet, kesinlikle emindim. Bu yaşlı adam bir Hindu’dan başkası olamazdı…

Masanın üzerindeki dergiler, mecmualar, irili, ufaklı zarflar, kitaplar üst üste dengede durma yarışı yapıyorlardı. Hemen gerideki telefon sanki kaybolmuş da son anda çalınca sesinden nerede olduğu anlaşılmışçasına orada kağıt yığınlarının üstünde arazi olmuştu. Telefonun yanı başındaki dolabın üzerinde istiflenmiş, etrafı benim gibi meraklı gözlerle seyreden dosyalara bir şey demeyeceğim. Duvardaki göz kontrol panelindeki harfler neredeyse silinmek üzere. Gerçekten bu harf panosuyla muayene yapmıyor değil mi bu doktor! Peki, onun yanındaki ilaç reklamı güzeline ne dersiniz? Şimdi yaşlı bir büyükanne olmuş, belki de çoktan Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur bile.
Bulunduğumuz odayı başka bir bölüme bağladığını zannettiğim bir kapı vardı doktor koltuğunun arkasında. Orjinal haliyle hâlâ işleyen bir kapı. Ama Hint memleketlerinde kapılardan daha çok kapıların sağında ve solundaki duvarlarda bulunan el izleri dikkatimi çekmiştir hep. Giriş ve çıkışlarda o katmerleşmiş baharat kokan izlere çok saygı duyarım. Olabildiğince dikkatli olurum bu asırlık duvar imzalarına. Kadim ev halklarının bıraktıkları bu nostaljik lekeler üstüne kendi ellerimle dokunmak gibi bir gaflete asla düşmem. (!) Kim bilir niceleri geldi ve niceleri yemekten sonra lavaboya gitmeksizin bulaşık parmaklarıyla oralara, o kapı girişlerine itina ile imza attı.

Aynı saygınlık listeme elektrik prizleri de dahil tabii. Bir odadaki en pasif eleman gibi gözükseler de hane sakinleriyle gün içinde en çok haşır neşir olan parçalar onlardır. Mauritius’ta da daima gülümseyen bu prizlerle duvardaki lekelere benzer bir ilişkimiz vardır; saygın ve çekimser…

Benim için zamanın durduğu, saniyelerin sustuğu, dünyanın dönüşüne ara verdiği ender anlardan biri daha yaşanıyordu o odada. Bu haleti ruhiye içinde hakkında bir şeyler fikretmeye çalıştığım bu doktor amcanın yüzünü temaşa ederken hemen o istikamette gözüme ilişenler ve zihnimin kontrol dışı değerlendirme yaptığı görseller bunlardı başlangıçta.

Doğrusu çok zaman sonra fark ettim aramızdaki kağıttan bariyeri. Ya da kağıttan iki tepeyi… Rengarenk, monotonluktan uzak iki tepe…

Aşağıda, yukarıda, yamaçlarda, inişte, yokuşta alelâde serpiştirilmiş tıbbi malzemeler vardı… Doktor araç-gereçleri… Tansiyon, kalp kontrol aletleri… İki tepe arasındaki vadide mekan edinmiş kalemler, ismini cismini bilmediğim ufak tefek alet edevat…

Özellikle planlı olarak o şekilde koyulduğunu düşündüğüm ama hikmetini hâlâ çözemediğim vadinin bizden tarafa bakan ağzına doğru konumlandırılmış kül tablası ve o kül tablasıyla imitasyon kalp arasında öylece duran birkaç yüz Rupi para; masanın önünde oturanlara bir şeyler fısıldıyordu. Kül tablası, para ve kalp; yaşama dair ironik bir bağlantının çarpıcı karakterleri gibiydiler.

Bütün bunların tamamı bu iki tepeye ve vadideki araziye uymuş ağaçlar, taşlar, çalılar olmuştu. Ancak dikkatlice bakınca fark edebiliyordunuz her birini.

Hastaya bayağı sorular sorduktan sonra birden ayağa kalktı. Ben de gördüğüm rüyadan kısa bir süreliğine uyandım.

İngilizce olarak “Kolunuzu açar mısınız” dedi arkadaşıma. Yine o büyücek terliklerini sürüyerek hastasının yanına geldi. Cihazlarını hazırladı. Muayenesine başladı. Rutin doktor kontrollerini yaptı. Yavaş yavaş yerine geçti. “Tansiyonun çok yüksek. Nasıl geldin buraya? Bu şekilde araba kullanman sakıncalı” dedi. Arkadaşım eliyle beni göstererek; “Evet haklısınız. Zaten ben de bu arkadaşımdan yardım istedim beni size getirmesi için” diye yanıtladı.

İşte sonunda fark edilmiştim. Nihayet odadaki varlığım keşfedildiği için sevindim!

“Aa evet” dedi, bana baktı, gülümsedi. Arkadaşım konuşmasına devam etti, “Dönüşte de o bırakacak evime, merak etmeyin…”

Çok doğal bir şekilde; “İnşallah” dedi bey amca birden… “İnşallah!..” son derece doğal, akıcı bir şekilde… Bu bir Müslümanın “İnşallah”ı idi.

Bir anda kimyam değişti. Tatlı bir melodi işitmiş gibi kulaklarım, gözlerim, kalbim bu kelimenin çıktığı yöne doğru aktı. İşte orada, o anda içimi sımsıcak bir duygu kapladı. Bir kelime, tanıdığınız, alışık olduğunuz sizden bir kelime hiç beklemediğiniz bir anda dünyanın neresinde olursanız olun sizin kalbinizi fethetmeye yetiyor.

O dakikadan sonra onunla ilgili o ana kadar düşündüklerimi sil baştan düzenlemem gerekecekti. Zihnimde gayrı ihtiyari şekillenmekte olan düşünceleri kalbimdeki bu sürpriz ısınmayla birlikte yeniden tanzim ederken, onlar yine ağır adımlarla tarihi odanın solundaki muayene sedirine geçtiler…

3. BÖLÜM

Kalkütalı Cemile’nin hikâyesinde de benzer bir durumla karşılaşmıştım. Yıllar evvel Kalküta’ya gittiğimde, Madam Teresa’nın çeşmeli caddelerinden birinde yürürken şehrin meşhur kaldırım üstü çadır evlerinin önünden geçiyorduk. Orada gördüğüm bir ailenin de “Hindu” olduğunu zannetmiş, çadırın içinde kocasına ve çocuğuna yemek pişiren o kadına adını sormuştum da “Jamila” deyivermişti. Yani bizcesi Cemile… Ve Cemile’nin hikayesi de unutulmaz bir anı olarak böyle ortaya çıkmıştı.

İşte bu sefer de o günki sevincime benzer bir sevinç yaşadım. Ak saçlı, kısa boylu, yaşı asırdan çeyrek eksik, Ada’lı doktorun her şeyiyle buram buram tarih kokan ofisinde… Evvela yanlış düşüncelerimden dolayı biraz mahcubiyet hissettim. Sonra Müslüman olduğunu öğrenmemden dolayı tarifi imkansız bir sevinç…

Esasen benim sevincime ve o yaşlı adama karşı ansızın oluşan hayranlığıma bundan sonraki diyaloglar sebep oldu. Bir anda nesnelerin haleti ruhiyemdeki etkileri değişti. Kelimeler farklı anlamları yüklendiler. Özneler ve tümleçler cümlelerdeki yerlerini değiştirip kendilerine daha yakın, daha samimi yüklemleri dost edindiler. Artık ne kapıların kenarındaki kirler, ne masanın o derbeder hali, ne de odadaki asırlık kasvetli hava rahatsız eder oldu. Hepsi birden tahavvül etmiş adeta ışıl ışıl gözümde parlamaya başlamışlardı. O odada saatlerce hatta günlerce kalsam sıkılmaz, o duvarlara dokunmaktan çekinmez, tanıştığım bu ilginç karakterle saatime bakmadan vakit geçirmeye erinmezdim.

Sanıyorum bazı ufak tefek hatalarımı da düzeltmemin şimdi tam yeridir.

Az evvel çok mu dağınık demiştim ben masanın üstü için? Yok canım! Yok öyle bir şey, yanlış görmüşüm! Kapının iki yanındaki yılların birikimi lekelerden istihza ile bahsettiğimi zannediyorsanız bu tamamen benim art niyetimdendi. Şimdi pişmanım o lafları ettiğime! Zaman zaman insanlık hali, düşünmeden konuşabiliyor insan. İnanmayın her söylediğime hemen! Yok masanın üstündeki iki tepe, yok eşyalar tepelere dağılan ağaçlar, taşlar vesaire olmuş. Yok o iki tepenin arasındaki vadi… Bunların hepsini abartmışım ben… Şimdi gözlerim açıldı artık, daha iyi görebiliyorum; o masanın üstünde hiçbir şey yok sadece bir asra yakın birikmiş tecrübelerin somutlaşmış hali var. Ayağındaki büyük terliklerden mi dem vurdum? Sürüye sürüye mi yürüyor?! Aman Allah’ım ne kadar da ayıp! İnsanların kılık kıyafetiyle, yürüyüşüyle bu kadar ilgilenilmez ki! E yaşlı bir adam, yavaş yürüyecek elbet, ayaklarını da biraz sürüse ne olur ki! Sen hele gel bakalım o yaşa! Hem terliklerini bir doktor olarak büyük almasının vardır bir hikmeti herhalde. Artık doktora da terlik numarasını biz söyleyecek değiliz ya.!

Lütfen hatırlatmayın bana “Beni görmemiş, başlangıçta bana ilgi göstermemiş, görmezden gelmiş…” gibi sözlerimi. Acı çekiyorum şimdi hatırladığımda. Hepsi bahane bunların. Benim kuruntularım. Gurbetteyim ya gereğinden fazla ilgi bekliyorum insanlardan. Bazen biraz abartıyorum bu egom yüzünden. Zaten nefsi emmare bu; azapta gerek. Fazla beslemeye, şımartmaya gelmez. Verdikçe doymaz, fazlasını ister.

Hele dur bakalım, peşin hükümlü olma hemen. Yaa bak gördün mü adam Müslüman çıktı. Kibarlığından, beyefendiliğinden belli değil mi? “Buyurun, siz de oturun”lar… Gözlerime bakarak tebessüm etmeler… Hepsi de senin atladığın detaylar…

Evet, şaka ile karışık gerçek, gayrı ihtiyari bu düşünceler hakim olmaya başladı ruhumda. Bir “İnşaallah”ın hatırına. Daha üç beş kelam etmemiştik bile, “İnşaallah” neleri değiştirdi!

Sonunda reçeteyi yazmaya başlamasından muayenenin bittiğini anladım. Bizim doktorlar gibi değil gayet güzel bir el yazısıyla ilaç isimlerini ve dozları. İkinci bir kağıt daha çıkardı, tavsiyeler listesi yazacağını söyledi hastasına. Hem söyledi hem de yazdı. Diyetler, egzersizler, tahliller… Buraya kadar her şey normaldi.

Yazısını bitirdi. Kaşesini çıkardı, kağıdı özenle imzalayıp kaşeledi. Hastasına uzattı. Arkadaşım reçetesini alırken teşekkür etti ve görüşme bitti zannıyla kalkmak istedi. Şapkasını başına geçirmişti ki “Bir dakika” dedi doktor ciddiyetle, “görüşmemiz bitmedi”. “Yazılı tavsiyelerimi aldınız, şimdi çok önemli başka tavsiyelerim daha olacak”.

Bir anda her ikimiz de dikkat kesildik. Arkasına yaslandı, yazı gözlüğünü çıkardı ve sordu: “Müslümansınız değil mi beyefendi? Arkadaşım beklenmedik bu soru karşısında şaşırdı, kekeleyerek “Evet, Elhamdülillah” dedi.

Konuşmanın enteresan bir noktaya doğru gittiğini anlamıştım. Biraz gerideki sandalyeden kalktım arkadaşımın yanındaki sandalyeye oturdum.

Devam etti. Madem ki Müslümansınız o zaman bir Müslüman doktor ve sizin de bir din kardeşiniz olarak soracaklarım ve söyleyeceklerim var…

– Evet efendim, tabi buyurun, buyurun lütfen!

– Kötü alışkanlıklarınız var mı?

– Nasıl efendim?

– Sigara ve alkol gibi…

– Hayır efendim alkol kullanmıyorum…

Gülümsedi…

– Sadece alkolü sormadım, sigara da kötü bir alışkanlık, sigara kullanıyor musunuz?

– Efendim çok az, yani günde üç beş defa, mesaimin haricinde…

– Neden sigara kullanıyorsunuz peki? Sizi buna iten ne gibi bir sebebiniz var?

– Efendim malum gündelik telaşlar, hayat mücadelesi, stres…

Sözünü bitirmesini beklemeden ikinci sorusunu yöneltti doktor amca. Arkadaşım da hiç itiraz etmeden kuzu gibi cevaplıyordu.

– Namazla, mescitle aranız nasıl?

“İşte!” dedim içimden o anda, “En can alıcı soruyu sordu! Enteresan! Bu nasıl bir doktor böyle Allah aşkına, genelde benim insanlara sorduğum soruları soruyor hastasına…”

Gerçekten sıra dışı bir durumdu. Nefesimi tutmuş bu rüyanın tadını çıkarıyordum.

“Efendim” dedi arkadaşım, beni göstererek, “Mösyö Ahmet Kemal de her zaman söyler, hatta zaman zaman kızar bana, maalesef işimden dolayı namazlarımı aksatıyorum. Düzenli olarak kılamıyorum.”

Yaşlı adam eliyle kibarca “Tamam anladım” işareti yaparak konuşmaya başladı. O yaşların kısık sesi ve kibarlığıyla. Her kelimesi tane tane sayılabilecek şekilde…

– Bakınız beyefendi, sizi muayene ederken üzerinizdeki kokudan sigara içtiğinizi anladım. Hal ve tavırlarınızdan da namaz ehli olmadığınızı fark ettim. Lütfen şimdi söyleyeceklerimi can kulağı ile dinleyin ve ne olur incinmeyin. Yaşınızın elli dokuz olduğunu söylediniz. Siz yetişkin, görmüş geçirmiş bir Müslümansınız. Müslüman sigara içmez, sağlığına dikkat eder. Müslüman israf etmez. Müslümanın israf edeceği bir kuruş parası yoktur şu dünyada. Paranın helal mi haram mı olduğunu anlamak için gittiği yere bakılır. Bizler inanmış insanlarız. Paralarımız sigara gibi sıhhate zarar veren şeylere sarf edilmez. Sonra hem biz doktorlara muayene olmaya geliyorsunuz hem de sağlığınıza zarar verecek işler yapıyorsunuz. Bu anlaşılır gibi değil.

Yarım saattir bir şekilde bakışlarımı üzerinden alamadığım bu yaşlı ufak tefek adam gözümde büyüdükçe büyümeye başladı. Ona karşı saniyeler, dakikalar içinde oluşan sevgim hızla hayranlık boyutuna doğru tırmandı. Her şeyi unuttum. Tasvirini yaptığım o detayların hepsi gözümden silindi, sadece onu görmeye başladım. O konuştu biz dinledik. Arkadaşım çaresiz söylenenlere boyun eğdi. Ben de son derece mesrur bir halde olup bitenleri yerimde seyrettim. Devam etti:

– Bizleri yaratan bir Allah var. Bu vücudu bize emanet olarak vermiş. Emanete riayet gerek. Eğer bir yandan siz bu emanete riayet etmez de diğer yandan bütün bu ihmallerle birlikte sadece biz doktorlardan medet umarsanız bu size geçici faydalardan başka bir şey vermez. Size yazdığım reçetelerin bir Müslüman olarak maksimum tesirini görmek istiyorsanız bizi yaratan Allah’a iyi bir kul olmaya gayret edeceksiniz. Haramlardan, Allah’ın yasakladığı habis nesne ve fiillerden uzak duracaksınız. Ve onun emrettiklerini yerine getireceksiniz. Mesela namazlarınızı düzenli kılmanızı tavsiye ederim. Allah’a her secde edişinizin ardından baş ağrılarınızın azaldığını göreceksiniz. Rabbinize her dua ettiğinizde streslerinizden uzaklaşacaksınız. Cemaatle namaz kıldığınızda oradaki pozitif duygularla kıbleye yönelmiş insanlarla beraber aynı havayı teneffüs etmek size manevi bir güç verecek, kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Evinize daha mutlu döneceksiniz. Eşinizle ve çocuklarınızla inanamayacağınız kadar huzurlu olacaksınız. Yediğiniz içtiğiniz her şey size mutluluk olarak yarayacak. Elbette ki hasta olduğunuzda bize geleceksiniz. Bizler de sizlere yazdığımız reçeteleri Allah’ın izniyle şifaya vesile olacağını bilerek ve umarak vereceğiz. O zaman benim bir doktor olmam senin de bir hasta olman daha bir anlam kazanacak. Hastalığına üzülmeyeceksin. Hastalıkların, Allah’ın sana kendisini hatırlattığı birer küçük sinyalleri olduğunu bileceksin. Ve bu bilinçli hâl “vâde” yetene kadar devam edip gidecek…

Gerçekten şimdi donup kalmıştım işte! Camii minberinden, öğretmen masasından, üniversite kürsisinden işitsem bu kadar etkilenmezdim. Yeryüzünün bu en ücra köşesinde, Afrika kıtasının üç bin kilometre açığında, okyanusun tam ortasında yapayalnız, bizim ülkemize göre imkansızlıklarla yaşayan bir ülkede, tarihin içinde, doktorun ofisinde, saat akşama doğru beşi gösterirken şu yarım saatte şahit olduklarımıza bir bakın! Ben ne umuyordum; ne buldum. Gördüklerime göre ne düşünüyordum; ne çıktı karşıma!

Bu fasıl bittikten sonra doktor bey amca tabi ki benimle de tanışmayı ihmal etmedi. Türkiyeli olduğumu ve hele İstanbul’da olduğumu öğrenince çok sevindi. Gözleri doldu. Yüzünde ekstra bir samimiyyet ve mahfiyyetle ecdadımıza, özellikle Osmanlıya methiyeler serd etti. “Ne şanslısınız ki böylesine şanlı dedelerin torunları olmuşsunuz. Bugün dahi biz Müslümanlar siz Türklerle iftihar ediyoruz. Dünyayı sarmış olan İngiliz ve kapitalist dominyonlarına karşı başı eğilmemiş tek İslam milleti sizsiniz. Lütfen hala sizden umudumuz olduğunu unutmayın!” dedi. Açıkçası biraz duygusal olan beni hayli etkiledi bu sözler. Karşımızda kesinlikle bir doktordan daha fazlası vardı hem de çok fazlası. Devam etti:

– Artık yaşlı bir adamım. Belki sağlığım elvermez, gelemem. Eğer mümkünse, size zahmet vermeyeceksem bir ricam olacak: İstanbul’a vardığınızda benim için Eyyubel Ensari Hazretlerini ziyaret edebilir misiniz?.. Benden selam götürebilir misiniz?.. Bu “günahkar adam” için onun huzurunda Allah’a dua edebilir misiniz?.. Bu garip kulunu affetmesini rica edebilir misiniz?..

“Elbette, elbette” diyebildim sadece. Kelimeler boğazıma düğümlendi, konuşamadım. Öylece birkaç dakika dinledim onu. Kısa bir sessizlik oldu. O da duygulanmıştı.

– Her neyse, işte böyle,

dedi. Buğulu gözlerle gülümseyerek… Ada’da kaç gün kalacağımı sordu. Tebessümle niçin sorduğunu sordum. “Acaba” dedi “Sizi evimde bi akşam misafir etme şansım olabilir mi diyecektim” diye cevap verdi.

Ben de ona tebessümle karşılık vererek yerimden kalktım, yanına vardım. Ona doğru geldiğimi görünce o da hemen ayağa kalktı. Ellerimi müsafaha yapmak için uzattım. İki elini birden tuttum. Kendisinden çok etkilendiğimi ve o şerefin ancak bana ait olacağını söyledim.

Ekledim, “2005 yılından beri düzenli olarak bu adada Allah’ın rızasını kazanmak için bulunuyorum. Merak etmeyin buradayım, çok zamanımız olacak görüşmek için. Size misafir de oluruz, sizi misafir de ederiz…”

Çok sevindi buna. Tabi ki biz de sevindik. O gün oradan farklı ama duygu yüklü düşüncelerle ayrılırken “En iyisi budur, ona gidin” dediklerinde gerçekten ne demek istediklerini anlamamış olduğumu düşünüyordum.

Sahi, ben o eski Fransız evinde bir doktorla mı yoksa bir adamla mı tanışmıştım? Adam gibi bir adam! Tevazunun bu kadar adamlaşmış haline çok nadir şahit olabilirdiniz.

Ayrılmadan evvel durup, tavandan tabana her bir detaya tekrar baktığımı görünce “Çok sevdiniz bu evi galiba” diye takıldı sevecen bir dokunuşla omzuma. “Evet” dedim kapıdan çıkmadan evvel. Etrafa son bir kez daha baktım. Masadakiler yerli yerindeydi. O kağıt yığınından sevimli iki tepecik, üzerindeki kitaplar, dergiler, alet ve edevat… Vadinin önündeki kül tablası, paralar ve kalp… Bize elveda diyen dolabın üstündeki dergiler. Üzerindeki harfleri neden sonra iyi seçebilir olduğum göz kontrol paneli. Onun altındaki küçük kitap birikiminin üstünde yıllardır sabırla arayanları bekleyen telefon. Ve duvardaki asla yaşlanmayan ilaç reklamı güzeli, biz oraya kim bilir belki bir daha hiç gelemeyecekmişiz ve onunla tekrar görüşemeyecekmişiz gibi hüzünlü…

Ardımızdan duygulu gözlerle bakmakta… Tabi ki koltuğun ardında nasıl bir odaya açıldığını asla bilemeyeceğim kapı… Yanında gülümseyen İngiliz elektrik prizi…

Bekleme odasını adımlarımızın çıkardığı ahşâbi sesle geçip kapıdan dışarıya çıktık. Şehrin rutubetli sıcak havası yüzümüze çarptı. İki basamak indikten sonra küçük bahçe koridorunu tanıdık adımlarla katettik. İtina ile demir kapının sürgüsünü açtı. Bizimle tanışmış olmanın verdiği sevinçle “hoşçakalın” dedi. “En kısa zamanda tekrar görüşmek üzere…”

———————–
Not: Doktor Muhammed İkbal beyefendiye sonsuz teşekkürlerimi arz ediyorum. Kendisinden bu fotoğrafı istirham ettiğimde “Tabi ki ama benim gibi bir yaşlı adamın fotoğrafı ne işinize yarar ki, size bir şey kazandırmaz!” demişti. Ama ben sayesinde mucizelerin hâlâ var olduğuna bir kere daha inandım. Okyanusun ortasındaki bir Ada’da ansızın böylesi bir cevherle karşılaşmak mucize değil de nedir?

Söylendiğine göre Muhammed İkbal yetmiş yaşını geçeli yıllar olmuş. Tıp eğitimini İngiltere’de birincilikle tamamladıktan sonra kızı dünyaya gelmiş. Onun kendi öz kültüründen uzakta yaşamasına gönlü elvermediği için büyük ülkenin ona sunduğu bütün imkanları geri çevirerek küçük ülkesine dönmüş. Kırk yılı aşkın bir süredir kendi ülkesine ve kendi insanlarına hizmet etmekte… Okuttuğu ve yetiştirdiği talebelerinin sayısını kimse bilmiyor. Onunla karşılaştığımız ilk yarım saatte bile bizim hayatımızda önemli bir fark oluşturdu.

Çocukları, ailesi, evi, yaşadığı yer… Açıkçası henüz hiçbir bilgim yok. Bana sorarsanız, garip bir duygu, bilmekte istemiyorum. En azından bir müddet. O, benim hayatımdaki gizemli kahramanlarımdan biri olmaya devam etmeli; ak saçlı, zeki bakışlı, mahcup duruşlu, narin, zarif, kibar bir beyefendi olarak; fikrimde ve kalbimde yaşattığım…

Ahmet Kemal ÖNCÜ

18 Ocak 2014 Cumartesi
Port Louis/İndian Ocean

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s