DERÛNÎ HÜRMET VE MUHABBETLERİMLE

Görsel

Kırmızı fesler, beni hep geçmişe, geçmişin şanlı sayfalarına götürür.. Ve sonra içimi bir hüzün kaplar; lâleler, gelincikler gelir aklıma. Yemen gelir aklıma, Hicaz gelir, Mekke, Medine gelir. Sarıkamış’a uçar fikrim, Kafkasya’ya, ağıt dolu Balkanlar’a uçar.
 
Dünyaya adım attığım andan beri damarlarımdaki Osmanlı sevgisi için Rabbime ne kadar şükretsem az…

Daha henüz ilkokula bile gitmediğim yıllar… O uzun elektriksiz karanlık geceler. Mâlum “sıkı yönetimli” zamanlar. İslâma ait her ne varsa, evlerimizde sakladığımız ya da tamamen yakarak yok ettiğimiz yıllar. Kur’an okumanın ve okutmanın hâlâ suç sayıldığı yıllar. Biz de evimizde ne kadar tefsir, İslâmi eser varsa kaldırmış, emniyetli yerlere saklamış ya da sobada göz yaşları içinde yakmıştık. Hatta iyi hatırlarım; Kurban ve Ramazan bayramları tebrik kartlarım vardı çok sevdiğim, babam onları da yakmak zorunda kalmıştı.. Ağlaya ağlaya beraber yok etmiştik o suç unsurlarını. Bu sebeple bizim ve bizim yaşlardaki birçok kişinin Elif Cüzleri olmadı Kur’an öğrenebilmek için.

İşte; bir dâvâ adamının çocukları olarak biraz farklı geçti o yıllar bizim için. Farklı ve zor… O gün ki yasakların Türkiyesinde… Neyse şimdi konumuz bu değil..

70’li yılların sonları.

Mum ya da kandil ışığında her gece geç saatlere kadar muhterem babamı bekleyişler.
Serhatten serhate dâvâsı için koşturan o idealist ‘adam’ ın yolunu gözlerdik.. Çünkü bize bitmez tükenmez İslâm tarihini enfes uslûbuyla anlatırdı. Geceler hiç bitmesin isterdik. Dinlerken bazen kuyudaki Yusuf olurduk kardeşlerinin kıskandığı, bazen Bilal olurduk efendisinin zulmettiği. Ve ne zaman babam Osmanlı’dan bahsetse içimizi engin bir coşku kaplardı. Fetihler, Fatihler, Ulubatlılar, Molla Güraniler, Yıldırımlar, Yavuzlar.. Viyana’sı, Kosova’sı, Belgrad’ı, Bağdat’ı, Silistre’si… Hep fütûhât, hep fütûhât! Ve hep başlarda kırmızı fesler. Her şeyden vazgeçen yürekler… Sadece Allah’ın rızasını düşünen yürekler. Sadece yüce mesajı dünyaya yaymak isteyen adil hükümdarlar.. Gözü hiç bir şeyden korkmayan korkusuz yufka yürekli cengâverler.. Yine hep başlarda ak taylasanlı kırmızı fesler… Al sancağın başlardaki hali. Al kanları hatırlatan al sancak, şehit başları hatırlatan al fesler…

İşte daha kendimizi bildik bileli, bizi biz yapan değerleri öğrendik öğreneli “Osmanlı” deyince fes, “fes” deyince Osmanlı gelir oldu aklımıza. Fese aşık olduk Osmanlı’dan dolayı. Kimde onu görsek onu sevdik. Ona ısındı içimiz.

Bu fotoğraf da beni tarihe, Türk tarihinin o en asil nesline götürmüştü gördüğüm an. Dik ve ciddi duruşlu bu insanlar objektife poz vermişler. Ciddiler, çünkü yaptıkları iş ciddiyet gerektiryor. Zaten Osmanlı insanındaki vakar son 700 yıla damgasını vuran en yüce ruhun dışa vurumudur. Kendini hiç bir millet ya da milliyete ait hissetmeksizin, yüce bir ideal olan Osmanlılığın onlara verdiği onur duyma, haklı ve masum ve kibre kapılmadan, gurur duyma halidir bu ciddiyet. Bu ciddiyetinde başlarda taçlaşmış halidir “fes”.

Temiz, ütülü ve kolalı elbiseler giyilir, dışarı çıkmadan evvel büyük bir özenle secde mahalli olan alnın açık kalmasına dikkat ederek başa yerleştirilir. O başta o fes, gören herkese daima aynı mesajı verir, her yerde her kıtada; korkmayın! Ben Osmanlıyım, benim olduğum yerde huzur olur, güven olur, adâlet olur, nur olur, feyiz olur, ilim olur, irfan olur, derin düşünce olur, idealizm olur, fedâkârlık olur, cömertlik olur, hasbîlik olur, harbîlik olur… Hâsılı insanlık olur.

Evet tam 100 sene evvel çekilmiş olan bu fesli son Osmanlıların fotoğrafını ve bunun gibi başka fotoğrafları gördüğümde beni böyle derin düşünceler alır.

Bu fotoğrafı kırmızı dijital tarih göstergesinden de anlayacağınız gibi 2007 senesinde elde ettim. Tabi ki fotoğrafın hikayesini merak ediyorsunuz.

Öncelikle fotoğrafın çekildiği yer; İstanbul’a 10 bin klometre uzaklıktaki Mauritius Adası. Düşünün Mauritius neredee, İstanbul nerede! Objektife poz veren fesli Osmanlılar Mauritius’ın hilâfet dönemi müslümanları. Önlerindeki Türk bayrağının örttüğü masa ise bir bağış masası.. Bu değerli Osmanlılar o gün toplanmışlar ve yenice Balkan Harbi’ne girmiş olan İstanbul tarafındaki kardeş Osmanlılara yardım toplamaktalar. Yâni bizim dedelerimize. Birçoğu bu yardım masasına ellerinde neleri varsa satarak getirip bağışlamışlar. Evlerini, arsalarını satıp parasını bizim ecdadımıza savaş yardımı olarak göndermişler.

Bu nasıl bir kardeşlik duygusudur Yâ Rab!

Osmanlılık budur işte. Zorda olan kardeşinin yanına varıp “geldim kardeşim, seninle beraber savaşmaya geldim, ölmeye geldim!” demektir. Gelemiyorsa evini satıp, arsasını satıp kıtalar ötesine, İstanbul’a aşkla göndermektir. Kardeşiyle tek yürek olmaktır. Ve tabi ki bu tek yüreğin simgesi olarak kırmızı fesi takmaktır.

Ve yüz yıl sonra bir Osmanlı torunu olarak bendeniz de binlerce kilometre uzaktaki bu vefâkâr insanlar adasında olmanın sevinci, gurûru, iftihârı içinde olduğumu ifade etmek isterim. El ele verip dedelerimizin bıraktığı yerden devam etmenin heyecanı içindeyim.

İyi ki lâleler var.. İyi ki gelincikler var.. İyi ki al fesler var..

Derûnî hürmet ve muhabbetlerimle.

Ahmet Kemal ÖNCÜ

İçimdeki tarih, ecdât ve Osmanlılık şuûrunu oluşturan Muhterem Babam’a ve Annem’e ve “Son Osmanlı, sebebi necâtımız Silistreli Süleyman Hilmi Ks.” Efendi Hazretleri’ne ve onun dâvâ arkadaşları olan, torunları olmakla iftihar ettiğim gerçek birer Osmanlı olan dedelerime ve büyük annelerime ve asrımızda nasıl Osmanlı olunurun müşahhas numûnesi olan Kadîm ve kâim büyüklerimize nâ mütenâhi minnettârlığımı mesrûr ve mahcûb, arz ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s