Congratulations to Recep Tayyip Erdogan on being elected the president of Turkey

 

Header for Facebook3

Congratulations to

H.E. Recep Tayyip Erdoğan

The Mauritius-Turkey Friendship and Solidarity Association congratulates the people of Turkey for their historic decision in electing you as the first directly-elected President of modern Turkey. We pray that your Presidency will be a milestone for consolidation of a prosperous nation determined to stand by its own values and build its resilience on basis of inclusivity and pluralism. We welcome your transformative perspective for a new era in the world based on equal partnerships and dialogue. We applaud you for advocacy of justice in the world and for laying the bridges among civilizations.

Dear Mr Recep Tayyip Erdoğan, you are an inspiring example of a deeply committed, successful personality and charismatic leader committed to noble causes!

Your landmark Presidential victory marks a new chapter for further consolidation of fraternal relations between the people of Mauritius and Turkey!

Ahmet Kemal Öncü
President,
Mauritius-Turkey Friendship & Solidarity Association,
Istanbul-Mauritius

AYLARIN SULTANI TEŞRİF ETTİLER

Resim

Ayların Sultan’ı teşrif ettiler… 

Ramazan ayı; şerefli, aziz, muazzez ve mükerrem! 

Bu mübarek ay ve hatırlattıklarıyla alakalı bir kaç kelam etmezsek olmaz. Her ne kadar son derece yoğun ve hummalı bir yardım ve gıda dağıtım faaliyeti telaşıyla oradan oraya koşturmanın içinde olsak da… 

“Hummalı koşturma?” 

Evet, 

Îlâyı kelimetullah davası için ayak bastığımız kara kıta Afrika ve mazlumlar ve masumlar ülkesi Asya için bir karıncanın acziyyetince tenleri kara, bahtları “kara” ama kalpleri bembeyaz insanların elinden tutabilmek gayretiyle bir koşturma bu… Hiçbir müptezel beklenti içinde olmaksızın hayatlarında ilk defa “imanla” tanışan insanların yanında olabilme gayreti… Damakları ilk defa bizimle “kurban” eti tatmış garipleri kardeşçe kucaklama arzusu… Mideleri ilk defa bizlerle beraber “üç çeşit yemeği” aynı iftar sofrasında bir arada gören Nijerli, Mozambikli, Komorlu, Sri Lankalı, Hindistanlı, Arakanlı, Filistinli can kardeşlerimizin yanlarında olma vefakarlığı… 

“Türkiye’de aç insan, muhtaç insan yok mu? Ne işiniz var Afrika’da! ” diyenlere aldırış etmeden “madem ki varız ve onlardan varlıklıyız, o halde yerimiz en fakir olanın yanıdır!” diyebilme iradesi… 

Mevzuyu planladığım mecrasından çıkarmadan devam edeyim… 

Elbette Ramazanı Şerifi her zaman olduğu gibi tüm dünya müslümanlarıyla beraber “alışageldiğimiz” şekliyle idrak edeceğiz. Madem ki bu ülkede yaşıyoruz, bu normal…

“Alışageldiğimiz” diyorum çünki her memleketin tarihsel, kültürel edinimleri o memleketin insanlarını topyekün kavrar, ancak asırlar içinde değişebilecek kalıcı alışkanlıklar meydana getirir. 

Evet, Ramazan ayı her yerde Ramazan ayıdır. Teravih, oruç, iftar, sahur isimler dahil aynıdır fakat kültürden kültüre bu güzelliklerin icra ve ifa şekli farklılıklar gösterir. Mezheplere göre var olan farklılıklardan bahsetmiyorum; coğrafyalara göre oluşan farklılıklardan bahsediyorum.

Teravih namazı hemen bütün dünyada aynı kılınır ama duygular, hisssedişler farklı olmak kaydıyla.. 

Oruç her yerde bildiğimiz oruçtur fakat sofralardaki çeşitlilik farklıdır. İstanbul’da iftar genelde çoluk çocuk, büyük küçük heyecanla beklenen bir ziyafet sofrasıyken yeryüzünün bir başka memleketinde bu, hayal dünyasının bir türlü ulaşılamayan kuruntularından ibarettir.

Teravih bizler için selam aralarında salatı ümmiyye okunan öncesinde ve sonrasında panayırlarda “keyif” yapılan bir dini aktivite görünümündedir amma öyle memleketler var ki bu Arz’ın üstünde, bizimle aynı kıbleye doğru secde eden niceleri orada bu gözümüzün nuru namazı “düşman hattında, kurşun altında” eda etmekteler… 

“Çeşidi en bol sahur, çeşnisi en bol iftar” bizde iken, yaşamı boyunca sahur ve iftarı aynı gün içinde peş peşe yapamayan nice garipler var dünyada… 

Biz, olmazsa olmazlar menüsü ile iftar ederken ışıl ışıl evlerimizde, “Allahım! İftarımı açabileceğim bir lokma ekmeğim yok yanımda ama sen benim iftarımı açılmış kabul et, sen benim orucumu tutulmuş say ya Rabbi!” diyen “kardeşlerimiz” başka gezegende değil, bu gezegende, az ötemizde…

Türkiye’de olduğum zamanlar iftar sofralarına oturduğumda hep bunlar gelir aklıma… Yeryüzünün onlarca, yüzlerce şehri var bildiğim, tanıdığım ve bu şehirlerde binlerce masum var tanıştığım; yardıma, kardeşlik eline, güler yüze, tatlı dile muhtaç… 

Davetlerde nedense o davetin maliyeti takılır aklıma ve garip bir hüzün kaplar benliğimi. O maliyetle kimi zaman “bir kişinin hatta bir ailenin tüm Ramazan boyunca tüketeceği erzakı almak mümkün” diye fikretmekten alamam kendimi… Boynum bükülür, ağzımın tadı kaçar ve içimi çeker düşüncelere dalarım… 

Ama öte yandan şükür ki onlar için Türkiye’deyimdir, onlar için Afrika’da, Asya’da… Onlara yardım edebilmek için… Şükür ki bu teselli eder beni hep, içimi ısıtır. Ülkemin ve dünyanın kalbi hassas insanlarını harekete geçirebilmek maksadıyla oradayımdır, buradayımdır; ola ki Afrika’daki, Asya’daki ve sair meleketlerdeki boynu bükük kardeşlerimi en azından Ramazan ayında hatırlayanlar olur ve “var mı bizim de yapabileceğimiz birşey” derler… 

Bu arada tabi ki “iftar etmeyelim”, “sıcak yaz günlerinin sonunda annelerimizin pişirdiği o nefis yemekleri yemeyelim” demiyorum. Onlar “açsa biz de aç kalalım” demiyorum. Sahip olduğumuz tüm güzelliklerin Cenabı Hakk’ın bir ikramı, bir lütfu olarak tahdisi nimet, şükranı nimet kabilinden tadına bakacağız elbette. Ama bu sahip olduğumuz güzellikleri ancak “sahip olamayan” kardeşlerimizle paylaştığımızda bir anlam ifade edeceğini de unutmayacağız. Dikkatleri çekmek istediğim konu tam olarak bu… 

Bu duygu ve düşüncelerle Ramazanı şerifiniz mübarek ve makbul olsun. 

Taravihleriniz, mukâbeleleriniz, oruçlarınız, dualarınız, hayırlarınız kabul olsun. 

Şu üç günlük Dünya’da hepimizin fâni olduğu bilinciyle, bir gün hem kendi nefislerimizden hem de Kürreyi Arz’ın her neresinde olursa olsun bize muhtaç olan kardeşlerimizin ahvalinden hesaba çekileceğimizin idrakiyle, herkese hayırlı, bereketli, feyizli, huzurlu Ramazanlar diliyorum. 

Son yılların nevzuhur “konserli, eğlenceli, müzikli, festivalli iftar yahut Ramazan” organizasyonlarından uzak duracağımızı zaten hatırlatmama gerek yok bile…

Başka ruhların mutluluğuna adanmış “ehli imân ruhlara” selam olsun!
Kalın sağlıcakla Efendim… 

Ahmet Kemal ÖNCÜ
Mauritius Adası/Africa

ahmetkemaloncu.wordpress.com
www.facebook.com/Mauriturk
www.facebook.com/ahmetkemaloncu

FETİH VE FÂTİH RUHU BUDUR

Resim

“Kudüs Baş Papazı” Yeniden Diriliş Kilisesi’ne geliyor. Beraberinde Osmanlı askerleri, onları muhafaza etmekte…

Kudüs’te çektiğim bu fotoğraftaki kırmızı fesli Osmanlı askerlerinin sebebini sorduğumda, gördüğünüz bu fesli arkadaşlar, “Kudüs Hıristiyanları Osmanlı himayesindedir. Bugün biz her ne kadar siyaseten Osmanlı himayesinde olmasak da ‘Kudüs Hıristiyanları’ olarak büyük İslam Halifesine duyduğumuz minnettarlığı bu şekilde ifade etmeye devam ediyoruz” dediler. 

Sanıyorum aşağıdaki tarihi vesika bu minnettarlığın kaynağını belgelemekte. 

Not: Diyalogcu tayfaya kapak olabilir. Bir Müslüman Gayrimüslimle “dinler arası diyalog” yapmaz. Onlara tebliğde bulunur. İslâma davet eder. Ancak bir Gayrımüslim Müslümanlarla diyalog arayışına girebilir ve himaye isteyebilir. İslamın şerefi ve onuru bunu gerektirir. 

Tabi bunun için başımızdaki hükümdarlarımız birer “Fatih”, olmalı; halkımız da birer “Osmanlı” torunu… 

29 Mayıs Fetih günümüz kutlu ve mübarek olsun. 

Sultan Fatih ve beraberindeki tüm ecdadımızın ruhları şâd olsun. Onlara layık evlatlar olabilmek duasıyla.. 

Ahmet Kemal ÖNCÜ 

—————————–

Kanuni Sultan Süleyman’ın Kudüs Hıristiyanları Konusunda Fransa Kralı Fransuva’ya Mektubu

Fransa Kralı Fransuva’nın esir düşmesiyle başlayan Osmanlı’dan yardım isteme durumu, çeşitli şekil ve surette Fransuva’nın saltanatı süresince devam etti. Bu istekler bazen Almanların saldırması ve sıkıştırmasında, bazen denizden askeri yardım şeklinde, bazen de iktisadi menfaatler sağlanarak yerine getiriliyordu. Fransa kralı en son isteğini, Mohaç savaşından iki sene sonra, Kudüs Hristiyanları konusunda ricalarını ihtiva eden bir mektupla, Kanuni Sultan’a bildirmişti.

Osmanlı Padişahı, 1528 yılında Fransuva’ya göndermiş olduğu mektubunda, şöyle cevap verir:

“Himayem altındaki topraklarımın içinde bulunan Kudüs Kalesi’nde eskiden Hz. İsa’nın ümmetine ait kilisenin cami yapıldığından söz ediyorsunuz. Bu mevzuda bana söylediğiniz herşeyi ayrıntılarıyla bilmekteyim. Eğer bu yalnızca bir mülkiyet meselesi olsa idi, Şanlı Padişahımız ile sizin aranızda mevcut dostluk ve sevgiye dayanarak istekleriniz bir rica olarak kabul olunur ve sürekli bahtiyarlık dağıtan huzurumuzda memnuniyetle karşılanırdı. Ancak burada taşınabilir ya da taşınamaz bir mülkiyet sorunu yoktur. Bu, tamamen Dinimiz İslamın icabıdır. Çünkü kâinatın yaratıcısı ve Adem’in velinimeti Yüce Allah’ın ayetlerine ve Peygamberimizin sünnetlerine göre bu kilise çok eskiden beri cami haline çevrilmiştir. Müslümanlar orada namazlarını kılarlar. Bugüne kadar cami olan ve namaz kılınan bir yerde şimdi değişiklik yapmam dinimize ters düşer. Kısacası mukaddes kanunlarımızda böyle bir harekete hoşgörü gösterilmiş olsaydı bile istediğinizi yerine getirmem yine de mümkün olmayacaktı. Fakat, İslam ibadetine ayrılmış yerler dışında ve halen Hristiyanların elinde olan tapınaklara benim adaletli, adil hükümdarım döneminde hiç kimse elini uzatamaz ve onların içinde oturanlara dokunamaz. Mükemmel bir huzurdan yararlanarak ve benim kesin korumam altında dinlerinin gerektirdiği her türlü töreni ve ibadeti yapmalarına izin verilmiştir. Şimdi onlar kendi dinlerinin tapınak yerlerinde tam bir güvenlik içinde yaşarlarken, herhangi birinin huzurlarını bozması ya da zulüm yapması mümkün değildir. Bu böyle biline!”

Hicret’in 935 yılının Muharrem ayının ilk 10 gününde yazılmıştır.”(1)

1-Osmanlı Tarihi-Alphonse de Lamartine-Heyet-Sabah Yay.-İst.1991-C.1-S.423

AĞLAMAK

Resim

Ne geçmiş seferlerden dem vurmayı isterim; 
Ne mevtâ cedlerime miski amberi sunmak…
Mâbedde yalvarırken Hakk’a, yorgun ellerim;
Tek arzum işte böyle Gök Kubbeye dokunmak… 

Hayır, hayır böylesi garip şeyler istemem! 
Hepsinde bir riyâ var, hepsi sahte çağlamak. 
Kalbime taht kuran şey, kalbimdeki tek erdem;
Çekilip bir köşeye sonsuza dek ağlamak… 

Ahmet Kemal ÖNCÜ / 1992

TASAVVUF HAKTIR! 

Resim

Kıymetlilerim!

Tasavvuf hakktır! 

İslâm’ın içinde, tâ derininde, tam ortasında hatta baş tâcında bir mevkidedir ki oradan Allah’ı, Rasülullah’ı ve kâinatın yaradılış sırlarını anlamaya başlar, makâmâtları seyrü sefer eder, aşk denizlerine dalar, cennete vasıl olursunuz. 

Tasavvufla ve tasavvuf erenleriyle hikmet’e, hakikat’e ulaşırsınız. 

Kuran’ın ve sünnetin satırlardaki ilmini İmamı Rabbani Hazretleri gibi ulu zatların rehberliğinde sadırlara nakşeylersiniz. 

Tabi “yaşayan” gerçek maneviyyat rehberlerini bulabilirseniz… 

Bizim bu yazıda ifade etmeğe çalıştığımız bu asra ait bir mahrumiyetin, bir mürşidi Kamil kıtlığının net, sarih ve çarpıcı bir biçimde ifadesinden ibarettir. Yoksa bu devirde tasavvufi terbiyeyi almanın imkansızlığı değildir. 

Keza Tasavvufi terbiye bizzat mürşidi kâmil olmadan da alınır, bu mümkündür. Yeter ki doğru reçeteler doğru doktorlar tarafından tavsiye edilsin. Tıpkı Rasülullah Efendimizi fiziken görmemiş olan biz ahir zaman ümmetlerinin doğru kaynaklar ve aktarıcılar vasıtasıyla O Nebi’nin (sav) manevi terbiyesini hali hazırda alıyor olduğumuz gibi… 

Bu bahsi âhar…

Şimdi herkes aşağıda anlatılanları lütfen izan ve idrak eleğiyle doğru anlamaya çalışsın.

Yoksa bu asrî arızaya dikkat çekişimizden cesaretle hitabımızın muhatapları arasına sızan farelerin demeye cüret ettiği gibi Tasavvufa ve Tasavvuf büyüklerine bir yan bakış, karşı duruş, bir itiraz ediş aklımızın ucundan bile geçmez. Sizin de sakın ola geçmesin. 

Amma, elbette bu hakikatler derdimize tam derman olamamaktadır. Bu tasavvufun “hakk ve hakikat oluşu” gül bahçesi, dervişler dergahı sûfi hanelerini ele geçirmiş olan sahte mürşidleri, şeriatı garrayı Ahmediyye’den uzak, Sünneti Rasülullahtan bî haber, şu yukarıda esefle paylaştığım Vehhabi, harici gericileri haklı çıkaran süfli, mübtezel, ağzı dumanlı, kalbi buhranlı şeyhleri yok farzetmemize mani oluyor. Bu yüzdendir Halkımızı, din kardeşlerimizi uyarışımız, ikaz edişimiz..

Sözlerimiz bir yudum su uğruna kuru çeşmeler peşinde beyhude koşan iyi niyyetli saf yurdum insanına… 

Daha “guslün farzlarını” layıkıyla sayamadan “tarikat guslüne” niyyet edenlere… 

İmânın şartlarını künhüyle, rüknüyle belleyemeden bir “şeyhi kebirin” eteğinde tevbeye duranlara… 

Böylece biline! 

Dedikten sonra sanıyorum daha önce kaleme aldığım buradan sonraki yazıyı anlamak daha kolay olacak:

Bugün, yeryüzünde ve ülkemizde, ülkemizin herhangi bir köşesinde, hâli hazırda, el’an, şimdi, şu anda “yaşayan, sözde hakk” sakallı-sakalsız, sarıklı-sarıksız, cübbeli-cübbesiz, yaşlı-genç, doğulu-batılı, tipli-tipsiz bir mürşide, bir şeyhe, bit zâta, bir efendiye, bir dedeye, bir babaya kendisini teslim etmiş, mürid etmiş, tesbih almış, el almış, zikir almış ahid vermiş, boyun bükmüş, rabıta yapmış ne kadar kardeşim, abim, ablam, büyüğüm, küçüğüm, amcam, nenem, dedem varsa hepsi de ama hepsi de üstüne alınsın lütfen! 

Kötü haber, belki de iyi haber: Baylar bayanlar! Tasavvuf terbiyesinden geçmiş bir kardeşiniz olarak, az çok bu işleri bilenlerle aynı rahlelerin tozunu yutmuş bir Müslüman olarak size haber vermeliyim ki maalesef şeyhleriniz şeyh değil, mürşidleriniz mürşid değil… Yolunuz yol değil, tarikatınız tarikat değil…

İlmen, fikren, mânen, Şeriaten, tarîkaten, hakîkaten, usûlen, vusûlen, husûlen bu imkansız. 

Üzgünüm! 

Dininizi güzelce öğrenmeniz, yaşamanız, tatbik etmeniz farz üzerinize; yaşayan bir mürşid bulup eteğine yapışmanız değil… 

Elbette bu asil Dîn’i, bu yüce Kur’anı anlama ve hayata geçirmede bir hocaya, bir âlime, bir yol göstericiye ihtiyacınız var amma bu hiç bir zaman “günümüz tarikat simsarlarıyla” karıştırılmamalı. El veren, etek öptüren, biât alan “kerâmetleri kendilerinden menkul şeyh ola çıkalarla” bir tutulmamalı, yeryüzünün en büyük pazarı olan “sahte tarikatlere ve en büyük pazarlamacıları olan sahte şeyhlere” paçayı kaptırmamalı.

İslam’ın kalbî derinliklere dâir, sadra şifâ, gönüllere deva bu “Peygamber mirası tasavvufun” ehil olmayan ellerce kullanılmasına izin verilmemeli, ruhlarımız, bedenlerimiz, maddi ve manevi istikbâlimiz haris ellere teslim olmamalı, ebedi hayatımızı iyi niyyet ve sığınılacak liman arayışlarına mahkum dumanlı zikir odalarında heba etmemeli. Tatlı sözlere, üfürülen teveşvüşlere, riyâkar tevazûlara, anlatılan uçma, kaçma, erme, olma, bilme hikâyelerine aldanmamalı… 

İfadelerimin başında tırnak içinde belirttiğim gibi günümüzdeki “yaşayan” kendini şeyh olarak takdim eden “istisnasız” herkestir kastettiğim; kadim yani geçmişteki Ehli Sünnet Erleri, Gönül Sultanları değil… Selmânı Farisîler, Câferi Sâdıklar, İmâmı Rabbaniler, Şâhı Nakşibendiler, Abdülkâdiri Ceylanîler değil… 

Zamâne “mürşidi Kâmillerinin” cümlesi de sun’î (yapay), tamamı da dalâlet üzredir… Daha kendileri lâyıkıyla hidâyet bulmamışlar ki başkalarına yardımcı olabilsinler… Henüz kendileri irşâd olmamışlar ki başkalarını irşâd etsinler… 

Evet evet düşünmeyin “kim olabilir bunlar?” diye, sizin bağlı olduğunuz, varıp elini öptüğünüz, eteğine gözlerinizi sürdüğünüz, sigarasının izmaritini dahi mübarek bildiğiniz, abdest suyunu zem zem gibi şifalı saydığınız, kendisini dinlerken cezbeye gelip “hımmm! humm!” diye anormal anormal sesler çıkarıp acayipleştiğiniz, peşinden yürüdüğünüz şeyhcikleriniz var ya, işte onlardan bahsediyorum. Sakın “benim şeyhimi kasdetmiyordur” demeyin, tek tek hepinizin sakallı ve sakalsızlarınızı kastediyorum. 

Bununla beraber İslam’ı yaşamada bir birine yardımcı olmak, hakkı ve hayrı teşvik etmek üzere oluşmuş Müslüman toplulukları ve onların samimi liderlerini, büyüklerini, üstazlarını “istikamet üzere” oldukları sürece bu mevzunun dışında tutarız, istisna biliriz. 

Amma bir mürşidi kâmilde olması gereken hususiyyetlere sahip olmadığı halde, İslâmı, Şer’i Şerifi, Sünneti Seniyyeyi, ahlâkı Muhammediyyeyi bilmediği, yaşamadığı ve yaşatmadığı halde “ben mürşidim, şıhım, şeyhim, pîrim, filanca silsilenin falanca halkasıyım” diyenlerin, tasavvufu sadece “dergah kurup, mürid toplayıp, zikir yaptırıp, sohbet etmekten” ibaret sananların yalancılığına, sahtekârlığına hiç tereddütsüz hükmederiz. 

Çok mu iddialı oldu? Hayır, inanın ki olmadı.

Bazılarınızın fena kızacağını biliyorum ama nâpalım işimiz bu; beğenilmese de gerçekleri söylemek… 

Ahmet Kemal ÖNCÜ

PAYLAŞIMLARA DEVAM; ÖNEMLİ KONULAR İÇİN KÜÇÜK BİR MOLA

Kıymetli dostlarımın yazılarıma bir müddet ara verişimin sebebini sormaları üzerine…

PAYLAŞIMLARA DEVAM; ÖNEMLİ KONULAR İÇİN KÜÇÜK BİR MOLA

Tabii bu günlerde çok başka mevzular üzerine kalem gezdirmek arzusu içindeydim lakin vatan sathındaki hakim gündem “siyaset” olduğu için açıkçası yazdıklarımın ortada kalmasını arzu etmedim. Son derece faideli mevzuların “politika” denen rüzgarlı ve kokuşmuş dehlizlerde kaybolup gitmesini istemedim.

Meselâ senei devriyesi geldi, Çanakkale ile ilgili anlamlı yazılar yayınlamayı planlıyordum. Gözünü kırpmadan şehit olmak için çırpınan Ecdâd’ın sahip olduğu ruha dâir…

Vazgeçtim.

Ve konuşacak o kadar çok şey var ki esasen, başka dünyevi mevzulara istesekte vakit ayıramıyacağımız…

Yeryüzündeki Müslüman câmiaları, toplulukları, toplumları tek tek sizlere anlatmayı planlıyordum; Afrikalısı, Asyalısı, Avrupalısı, Amerikalısı… Nasıl yaşıyorlar İslam’ı? Kabile kabile, boy boy, soy soy… Günlük yaşamları? Telakkileri, hayata yaklaşımları, problemleri, beklentileri, umutları, hayalleri… Bunları sizlerle paylaşmak istiyordum.

Acaba “ümmet” olarak 21. asrın genç nesli için neler yapılmakta ve neler yapılmalı?

Modern Dünya Müslümanları’nın dinsel, tinsel, tensel, ekonomik, kültürel, coğrafi, tarihsel ve güncel meseleleri…

Günümüz dedeleri, neneleri, babaları, anneleri, çocukları…

Her biri bir birinden farklı tarihsel ve geleneksel halleriyle cemaatler… Yollar, tarikatler, hizipler, meşrepler…

Ve tabi ki yakinen bildiğiniz yurdum insanı… Ama Dünya’nın gözüyle, uzak diyarların dürbünüyle… Dünya’dan nasıl göründüğümüze dâir… Bizlerden korkanlar, bizlerle korkutanlar, bizlerle korkutulanlar, bizleri sevenler, sevmeyenler, bizimle gurur duyanlar, hâlâ bizi, Türkleri, Osmanlıları bekleyenler… Aslını, neslini Osmanlı olarak gören kara tenli Afrikalılar, mavi gözlü Arianlar, kahve derili İndianlar, Berberîler, Tuarekler, sünni Tamiller, İstanbullu Afganlar, tasavvufla İslam’a yakınlaşan Teksaslılar, Kaşgarlı Yusuflar, Jakartalı Mahmutlar…

Daha neler ve neler…

Hakk Dâvâ’nın, Hakikat Dini’nin, Semavat ve Arz Güneşi’nin bizden istediği “iç temizlik, dış temizlik, kalbî temizlik, fikri temizlik, çevre temizliği” gibi ehemmiyetli şeyleri ve “İnsan sevgisi, hayvan sevgisi, nebâtât ve tabiat sevgisi” gibi zarûrâtı imâniyeyi sizlerle mütâlaa etmeyi o kadar çok arzu ediyordum ki!

“İnsânı kâmil” mefhumu üzerinde günlerce konuşmak, bunu maziden ve hâlden nice çarpıcı delillerle misallendirmek, kalplerin fethini, yüreklerin İslam’a ısındırılmasını ve bu fethedilmiş kalplerin, ihya edilmiş yüreklerin itmi’nan yolculuğundaki serüvenlerini eşelemek, bu vesileyle mehmâ imkân birkaç güzel fikri gün yüzüne çıkarmak…

Ama gelin görün ki bugün yazdığım ve yazacağım onca dökümanı şimdilik klasörlerimde tutmanın faideli olacağını düşünüyorum. Kanımca ve kanâatimce kıymet verdiğim bu yazılarımın, tüm dikkatlerin “sandıklara” kilitlendiği şu zeminde takdirlerinize sunulamıyacağı, satırlara dökülenlerin zamanlama, ilgiyi cezb ve öğrenme heyecanını tedarik etmede zaafa uğrayacağı fikrindeyim.

Galiba şimdilik kendi dost ve kardeş çevremizle özel dâirede bu güzel mevzular ummanında limandan limana yelken açmaya devam etmek düşüyor bize. Yazılardan çok, sözler, söyleşiler derdimizin, dertlerimizin lisanı olacak.

Yani kısaca herkes başını sandıklardan kaldırıp “evet nerede kalmıştık?” diyene dek “kendi bahçemizde oynayıp, kendi sâhilimizde yüzüp, kendi kabuğumuzda demleneceğiz.”

Böylece derde deva birçok bilgi ve mâlûmât, arz ve tâlep dengesinin kaçınılmaz neticesine boyun eğecek.

Ne yapalım, Dünya’da yaşıyoruz; hayâtın gidişatına “ihtiyaçlardan çok istekler” yön veriyor. Tâ ki tüm ön ve son sözleri söyleyen Allah sözünü söyleyene dek…

Dediğim gibi; seçimler bitip, kazananlar kazanıp, kaybedenler kaybedip, sebepler ve sonuçlar üzerine krıtikler bitip, çöpçüler sokakları süpürüp hayat “umarım” normale döndüğünde, dostlar! Burada sizi bekliyor olacağım; biraz daha okumuş, biraz daha tefekkür etmiş, biraz daha bilgilenmiş, bir fazla gayrı müslimin müslüman olmasına yardımcı olmuş ve “birazcık” daha yaşlanmış bir Ahmet Kemal olarak…

Derûnî hürmet ve muhabbetlerimle efendim,

Ahmet Kemal ÖNCÜ

BURASI SURİYE, “YERMÜK MÜLTECİ KAMPI”… GIDA İÇİN BEKLEYEN BİNLERCE SURİYELİ…

Resim

 

 Bu hazin manzaraları görünce düşünmeden edemiyor insan… 
 
Hangimiz bu kampın içinde bulunan bir fert olmak isteriz? Anneler, babalar, kardeşler, eşler, yavrular… Kaybedilmiş, bir kurşuna, bir bombaya yazık edilmiş sevilen, özlenen, yolu gözlenen delikanlılar… Aylardır aç bî ilaç bir halk… Ölen yavrusuna dahi ağlayamadan açlığının peşinde bir dilim ekmeğinin derdine düşmüş kadınlar… 
Ne olduğuna bir türlü karar verememiş bir halde asırlardır “yanlış örgülenen” toplumsal ve kültürel sarmalların yakıcı sonuçlarıyla yüzyüzeler… 
Çöl insanının şehre inmiş inadıyla “Arap olduğunu söyleyenlerin” kabul edilemez gururu bir bedende, dünyaya yenik düşmenin, tepesine yağdırılan bombaları “üreten” değil “yemek zorunda olan” olmanın bedelini ödüyor. 
Siyasi istikrarına sahip çıkamamanın bedeli bu… Eğitimsizliklerinin, tüm Arap dünyasını kaplamış olan tembellik hastalığının bedeli… Son asrın yitik “İslam Kardeşliği’nin” acı bedeli… Fanatizmin, bağnazlığın, ötekileştirmenin, cemaat taassuplarından dolayı toplumsal bölünmelerin, inatla yüksek İslam medeniyyetine ayak direyip hâlâ “bedevî” kültürünü şehirlerde devam ettirmenin, paraya düşkünlüğün, ahlakî zaafiyetin, iç ve dış, maddi ve manevî temizliğe önem vermemenin, sözde hürriyet uğruna “hilafet birliğimize karşı” İngiliz istimlakçılarıyka işbirliği yapmış ihanet komitacısı dedelerin, hâsılı kalpteki ve dimağdaki cahilliklerin kurbanı olmanın bedeli… 
 
Biz de birebir aynısı olmasak da komşularımızla zaman zaman yakın tarihsel ve sosyal benzerlikler arzetmiyormuyuz sizce?
Mesela ötekileştirme hastalığımız yok mu? Okumayan, mana aleminde derinleşmeyen, yüce Din’ini layıkıyla yaşamayan hatta “kemalizm” gibi, “sosyalizm” gibi dine karşı kurulmuş sistemlerin takipçisi olup müslüman kalmaya çalışanlarımız çok mu az? Yüzlerce binlerce sûnî (yapay) cemaat ve cemaatçiklere bölünmüş bir toplum değil miyiz? Eğitim kurumlarını, askerini, politikasını, dış işlerini bir türlü oturtamamış, kâhir ekseriyyetiyle nasıl bir kültür, inanç ve siyasi alt yapıya sahip olacağına karar verememiş, şaşkın, yeni yetme bir ülke görünümü arzetmiyor muyuz? 
Evet, elbette ki güzelliklerimiz var. Elbette ki bizi farklı, değerli kılan tarihten bize miras özelliklerimiz var ama bunların da yavaş yavaş yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunun farkında değil miyiz?
 
Son yüz yıldır cânı gönülden, severek, inanarak hangi yüce ideal için birleşip çalıştık, ter döktük ve başardık? 
 
Millet olma, ümmet olma, topyekün kardeş olma bilincimizin yerine Cemaat olma, topluluk olma, grup olma, muhalif olma gibi daha ayrıştırıcı, daha bölüştürücü belki kendimizi bir süreliğine bulduğumuz, ifade etiğimiz ama “gerçek çemaat olma kültürmüzün” zayıflığından dolayı manüpile edilmelere açık, savunmasız ve ilimden mahrum mutaassıp yapılanmaları tercih etmiyor muyuz? Kendimize Müslüman kimliğimizden daha çok cematleşmelere ait tanımlamalar ve isimler vermiyor muyuz? Nurcu, Nakşii, Kadirii, Menzilci, Kemalist, Atatürkçü, Fetullahcı, Ülkücü, Tayyipçi, Devrimci … “Bize ve diğerlerine” böyle seslenmiyor muyuz?
Yakamıza İslam’ın tarih içinde oluşmuş anlamlı sembolü olan “al kan üstüne düşen ayyıldızlı” rozetimizi takmaktan daha çok partimizin, kulübümüzün, bizi tavlamış “masonik kaynaşma” derneklerinin, bir heves ya da bil mecbure paçamızı kaptırdığımız pazarlama şirketlerinin albenili rozetlerini tercih etmiyor muyuz? 
 
Evrensel “Muhammedî” mesajları kitapların açılmayan sayfalarında bırakıp isimleri ve şekilleri birbirinden farklı liderleri başımızın tacı, gözümüzün nuru yapıp evlerimize, işyerlerimize onların her yönden çekilmiş resimlerini birer gurur ve onur vesilesi olarak koymuyor muyuz? 
 
Ve nihayet ülkesi târumâr olmuş bu nâ tâlih insanlar gibi böylesi mahşerî mülteci kamplarında toplandığımızda mı anlayacağız kardeş olduğumuzu!
 
Çanakkale misali düşman tüm güçleriyle kapımıza yüklendiğinde mi hatırlıyacağız bu vatanın bizim olduğunu! 
 
İşte, özetle bu sabah gördüğüm bu resmin bendenize ihtar ettiği birkaç düşünceyi arzetmek istedim. 
 
Güzel, kadim, medeni, İslam Dünyası’nın medarı İftiharı, güçlü, akıllı Ülkem’in bir Suriye’ye dönüşmemesi için elimizde nasıl bir teminatımız var diye düşünmeden edemiyorum. Ankara’nın, Konya’nın, İzmir’in, Antalya’nın ve sair tüm Türkiye topraklarının bir “Yermük Mülteci Kampı” olmaması için neler yapıyoruz? 
Evlatlarımızı yetiştirirken “barış, iç huzur, kardeşlik, elele veriş, bilimde, fende ve ahlakta Dünya’ya örnek oluş…” Bunları mı önemsiyoruz? Yoksa, bölünüş, kavga ediş, devamlı birbirini hakir görüş, egolara, batıl inanışlara, mossadlara, CİA lere hatta Pensilvanya’lara kurban oluş… Bunlara mı feda oluyoruz? 
 
Artık biraz fikretmemiz gerekmiyor mu? 
 
Osmanlıyı asıl yıkan “Osmanlıya bir şey olmaz” inancıdır derdi üniversitedeki bir hocamız… Türkiye de bir devlettir, bir ülkedir, bir millettir, aynı Güneş’in altında aynı Arz’ı paylaştığı diğerleri gibi… Üzerimize düşen maddi ve manevi sorumlulukları yerine getirmezsek eğer, başka ülkeler ve milletler için geçerli olan “bu acı dünya kurallarının” bizim için de gerçekli olacağının nacizane altını çizmek isterim…
 
Şimdilik aklımdan geçenlere kalemimin takati bu kadar. 
 
Ağzımdan her zaman “politik bir söylem” sadır olmasını bekleyenleri yine beklettiğim için üzgünüm. “Dünya’nın ve Ahiret’in” apaçık gerçekleriyle öylesine hercümerc olmuş durumdayız ki “Poli ve tika” kelimelerine kıymet verecek zamanı kendimizde bulamıyoruz efendim. 
 
Sürçü lisan ettikse affola… 
 
Afrika’dan hasret dolu sevgi ve saygılarımla. 
 
Ahmet Kemal ÖNCÜ

BU, KALKÜTALI CEMİLE’NİN HİKÂYESİDİR

Resim

1.BÖLÜM

Sıcak bir Kalküta akşamı… Kaldırımlarda nereye gittikleri belirsiz binlerce insanın uğultusu kime niçin çalındığı belli olmayan korna seslerinin içinde kayboluyor.

Kesif bir yol kokusu…

Aslında bu Hindistan’ın kokusu… Akla her getirildiğinde burnunuzda hissedeceğiniz, yollarda, kaldırımlarda, duvarlarda ve nesilden nesile insanlarda yuvalanmış terle karışık, tozla karışık, baharatla karışık, dumanla karışık, sizi geldiğiniz ülkeden, yaşadığınız zamandan bir anda koparmaya yeminli asırların kokusu…

Keşmekeşliklerin, kuralsızlıkların, medeniyetleri eskittiği bu topraklarda kokular, renkler, insanlar ve gölgeler daima üzgün ve bezgin kucaklaşır, omuz omuza, el ele zamana, tarihe ve bu toprakların dışındaki diğer kadim medeniyyetlere meydan okur. Var olanı olduğu gibi koruma, değişime direnme, kirli kalma, görenleri bir şekilde hayrete düşürme üzerine bir meydan okuyuştur bu…

Çünki burası Hindistan’dır; burası Kalküta’dır.

Burası, yeryüzünde Güneş’in aydınlattığı ne kadar inanç ve inançsızlık, umut ve umutsuzluk varsa taa Batı Himalaya eteklerinden koparıp, yarı kıta boyunca sürükleyerek asırlar evvel bir yerlerde takılıp kalmış olan zamanın içinden geçirip, Doğu’nun en buhranlı limanına döken Ganga’nın ülkesidir…

Kalküta…Caddeleri zayıf lambalar aydınlatıyor. Belki de caddeye bakan evlerin, apartmanların ve yolların yegâne hakimi motorlu rikşaların cılız ışıkları olmasa Kalküta bir karanlıklar şehri olacak.

Ötede beride yollara serpilmiş insanlar tabloların vazgeçilmez figürleri gibi yerlerde, kaldırımlarda umursamazca yatmaktalar.

Her köşe başında Rahibe Teresa’nın alelâde yapılmış sokak banyolarını fark etmeden geçemezsiniz. Erkekli kadınlı, çoluklu çocuklu sokak banyoları bunlar… Aslında çeşme-banyo arası bir şeyler ama çoktaan birer banyoya dönmüşler bile. Bir tarafta çocuğunu yıkayan sârili, hızmalı, halhallı, koyu tenli Hindu kadınlar. Öte tarafta incecik bedenleriyle yoldan geçen turistlere aldırmadan banyo yapan adamlar. Ve bütün bu yıkananların arasında çamaşırları başında diz çökmüş, bir tutam temizlik için ter döken hijyenik ablalar, anneler, teyzeler; insanların bedenlerinden akıp gelen köpükleri nimet bilip onlarla ellerindeki üç beş parça elbiseyi ağartmaya çalışıyorlar.

Bir yudum su, bir dilim ekmek ve her bir adıma eşlik eden bir nefesle yol alan kadim ülkenin “insanlı rikşaları”… Gün doğmadan rızık peşinde yollara düşerler. Bunlar, “Kast” sisteminin asırlardır en altında, emekleri dibine kadar sömürülerek nesilden nesile hiç değişmeksizin yaşamaya mahkum edilmiş, at arabaları yerine kâim, yeryüzünde gördüğüm en emekçi ve en emektar “insan arabalarıdır”…Cılız bedenleriyle önlerine kendilerini koştukları, çoğu zaman binip binmemekte tereddüt ettiğim ama her seferinde bir dilim ekmeğe eş değer ücretlerini verip binmediğim bu “insan arabaları” aslında sabahın köründen gecenin karanlığına dek yorulmak bilmeyen, şehrin çaresiz “zamane paryalarıdır”. Bugün bile fikrime düştüklerinde kendimi dimağım ve vicdânım arasında sıkışmış bulur, o kavrulmuş asfaltın üstünde yalın ayak koşuşturan bu zamane paryalarının ardından buğulu gözlerle öylece bakar kalırım. Bilmem kaç bin senedir onlara biçilen bu amansız talihe çaresiz boyun eğip, üç beş rupi para için başları önlerinde, sessiz ve kimsesiz, yük değil insan taşıyan bu garipler inceden inceye insanlığın kalbine bir şeyler fısıldar gibidir…

Dilenciler, çöpçüler, rikşalar, paryalar, sokak banyoları ve alabildiğine gürültülü caddeler olmadan Kalküta tarif edilemez..

Bir de kaldırımlardaki çadır evler tabii… Kalküta’nın gerçek sahiplerinin derme çatma, çuvallar, tenekeler ve kasnaklarla kurduğu, önüne vardığınızda, içine girdiğinizde sizi gerçekten yüzyıllar ötesine götüren evler… Evden daha çok Hindistan halklarının ekseriyyetinin hayatını idâme ettirdiği, her ne malzemeden yapılırsa yapılsın yaşam barındıran, hâtıraları, sevgileri, hüzünleri saklayan, o sizi geldiğiniz ülkeden, yaşadığınız zamandan bir anda koparmaya yeminli kokuların tozlu paslı renklerle hercümerc olduğu derme çatma yuvalar…

İşte Kalkütalı Cemile’nin de hikâyesi bu yuvalardan birinde geçiyor.

2. BÖLÜM

Yanımdaki arkadaşımla birlikte o akşam bulabildiğimiz en iyi otel olan “binbirinci sınıf”, lüks, fareli binadan kendimize yiyecek bir şeyler almak için çıkmıştık. Hamam böceklerinin cirit attığı malum tertemiz, pırıl pırıl Hindistan mutfaklarında karnımızı doyuramayacağımızı biliyorduk.

Açıkçası bu duruma canım sıkılmadı değil… Binlerce kilometreyi nice meşakkatle katedip geliyorsunuz ve bulabildiğiniz otel farelerden geçilmiyor; oldukça can sıkıcı. Ne kadar kalender olursanız olun, seyahatlerdeki beklenmedik sürprizler moralinizi geçici de olsa elinizden almaya yetiyor. Benim gibi Afrika’yı karış karış dolaşmış, Asya’da çıkmadığı tepe, inmediği bayır kalmamış birisi olsanız da hesap dışı karşılaşmalar sizi gafil avlayabiliyor.

Belki farelere bir çare bulabilirdik ama kat kat kirden izohips haritalarına dönüşmüş yatak ve yastıklara ne gibi bir çözüm bulabilirdik ki?! Yetmiş seksen santim eninde Tahta bir karyola üzerine yatak niyyetine atılmış benden yaşlı bir şilte vardı. Ve bu âsârı âtika şilteyi örtmeye çalışan orası burası yırtılmış ve kim bilir kaç otel yolcusunun terine ve kirine ev sahipliği yapmış olan çarşaf, bize tüm içtenliğiyle hoş geldiniz diyordu; bizden sonra da daha kaç yolcuya “buyurun efendim” diyeceği bilinmeksizin…

Nasıl çalıştığını keşfedemediğimiz bir fan, ebedi uykusuna intikal etmiş klima, titrek, ürkek, tereddütle yanan lamba, ağzı törpülenmiş bir maymuncukla açılıp kapanan sürgüsü kırık oda kapısı; bizimle beraber o gece deriin bir uyku çekerek günün tüm yorgunluğunu atmamıza eşlik edecek diğer oda sakinlerimizdi.

Kapısız, taşı kırılmış bir tuvalet de köşesinde durmuş dalga dalga gönderdiği kokularla ihtiyaca nâzır, hazır kıta bekliyordu..

Kısaca resmettiğim bu ahval üzere daha otele adım atar atmaz bizi bir düşüncedir aldı tabii… Hindistan’ın en keşmekeş şehirlerinden birinde, kazara düştüğümüz bu izbe otel odasında, nasıl sabahlayacağımız düşüncesi…

Fakat bundan daha önemli acilen üstesinden gelmemiz gereken başka bir şey vardı ki saat ikiden beri ağzımıza bir lokma dahi atmamıştık. Elimizdeki ayağımızdaki dermana göz dikmiş açlık zilleri, tükenmek üzere olan sabırlarıyla son bir gayret çalmaya devam ediyordu.

Resepsiyona indiğimizde oradakilere bir şeyler söylemek geldi içimden. Görevliye doğru yöneldim, “Buyurun efendim”, dedi. Yüzüne baktım, baktım… “Yok bir şey” dedim umutsuzca.. Çünki ona söylemek istediklerim aslında koca bir Hindistan’dı; Hindistan’ın ta kendisiydi. Mevcut bir düzen içindeki sürpriz düzensizlikler değildi karşılaştıklarımız. Zaten var olan ve belki de yüz yıllarca devam edecek olan tarihsel, sosyolojik, antropolojik, kültürel, ekonomik sebeplerin bileşkesiydi. Mesele oldukça derindi vesselam. O gece bizim odaya Hindistan başbakanı bile gelse sorunları çözemezdi yani…

Kapıya geldim. Derin bir nefes aldım. Kalküta’yı içime çektim… Hindistan’da olduğumu hatırladım… Yüzüme bir gülümseme düştü… Koca Hindistan bir gecede değiştirilemezdi ya! Hadi, dedim arkadaşıma, gelirken yolda gördüğümüz yol üstü manavı kapanmadan yetişelim…

Kapı girişindeki “yakışıklı” bekçi bey ağzında çiğnediği kızıla çalan “pan’ı” dönüp otel duvarına alışılmış bir hareketle tükürdü. Otelin merdivenine yatmış, vejetaryen ülkenin talihsiz cılız köpeği, biz üstünden zıplayıp geçerken istifini bile bozmadı. Görüş alanlarına girdiğimiz rikşalar ve taksiciler üzerimize doğru koşturdu. Onlara aldırmadan karşıya nasıl geçeceğimizi bilmeksizin yolun kenarına geldik. O sırada kolumuzu çekiştiren bir yaşlı dilenci teyzeyi görmemeye çalıştık. Peşimizi bir türlü bırakmayan oyuncak satıcılarından sıyrılarak üzerimize gelen bir yığın araba, rikşa ve motosikletin arasında, yanı başımızdaki yolu geçen deneyimli Hintli vatandaşları siper alarak yola atladık…

Sesler, uğultular, boz bulanık ışıklar arasında sonunda karşı kaldırıma ulaşmayı başardık.

Adımlarımız Kalküta’nın çadırlarla, barakalarla kaplı kaldırımlarını arşınlarken o an içimde tatlı bir duygunun uyandığını hissettim; Asya’nın bu en akıl almaz medeniyyetinin benliğimizi sarıp sarmaladığı, esir aldığı çaresiz anlarda bile şükür ki tropik meyveler imdâdımıza yetişiyor…

3. BÖLÜM

Şu Kürre-i Arz’daki seyahatlerimde, kıtadan kıtaya yol alırken zamanlar arası geçişler yaptığımı da fark ediyorum. Bir coğrafyadan diğerine intikal etmek, bir asırdan diğer bir asra sıçrayışlar gerçekleştirmek…

İklimler değişirken kültürler de değişiyor. Tenlerdeki renkler değişirken zihinlerdeki fikirler de… Sesler ve görüntülere paralel, kelimeler ve o kelimelerin yüklendiği anlamlar da değişiyor. Suskunluklar, sessizlikler, ıssızlıklar… Sessizlik, dünyanın bir yerinde “huzur ve güven” demekken diğer bir yerinde tehlike, korku, acı anlamına geliyor. Bilindik lüks caddelerde ‘bir tebessüm’ “para, alışveriş, zevk, maddi huzur” gibi kimi yapay kimi gerçek mutlulukları ifade ederken dünyanın öyle caddeleri var ki orada aynı tebessüm acıyı, yalvarmayı, inlemeyi, “yardım et bana!” demeyi temsil ediyor.

Rüzgâr her yerde aynı şiire aynı ilhamları fısıldamıyor. Güneş her ressamın fırçasında aydınlık, bereket ve hayat olarak tezahür etmiyor.

Her yıldızlı gece sabaha aynı tefekkür ve tezekkürle uyanmıyor.

Medeniyyet dediğimiz asırlara kollarını salmış yatay ve dikey yaşam katmalarının hamurunda binlerce yılın notaları nağme buluyor.

Yollarından o yollarda yol alan kağnılarına, at arabalarına, otomobillerine kadar ya da havasında uçan tayyaresine, denizinde yüzen gemisine, çölünde gölgeleri dalga dalga uzayan kervanına, yokuşunda, bayırında seyreden seyyaresine kadar an an, saniye saniye medeniyyetler arasındaki uçurumlar, vadiler insanların yürüyüşüne, konuşmasına, yemesine içmesine, bilumum kültürüne, nesilden nesile silinmemek üzere imzalar atıyor. Her imzada medeniyyet, “ben Asyayım, ben Avrupayım, ben Afrikayım” diyor… Bu imzalar kâh bir çekik göz olarak çıkıyor karşımıza, kâh simsiyah bir deri, kâh mavilerden daha mavi bir göz… Kıtalar, ülkeler, şehirler, insan ve zaman üzerine bir mesele bu; ancak gittiğinizde, vardığınızda, yaşadığınızda, tefekkür ettiğinizde idrak edebildiğiniz…

Adım attığınız o coğrafya sizi daha ilk saniyeden bil itibar geldiğiniz coğrafyaların ikliminden hem zaman hem de mekân boyutuyla uzaklaştırıyor. Etrafınıza Güneş’ten, Ay’dan, yıldızlardan, seslerden, kokulardan, insanlardan, renklerden, müziklerden, lisanlardan hâsılı fiziğin ve metafiziğin elverdiği bütün varoluş fertlerinden duvarlar örüyor. Ruhunuz, sadrınız, dimağınız, top yekûn tefekkür damarlarınız bu ihâta ve istilâya çaresiz teslim oluyor.Artık o saniyeden sonra siz “oralı” oluyorsunuz. Sevseniz de sevmeseniz de, isteseniz de istemeseniz de oralı… Dağlarının, ormanlarının, rüzgârlarının, insanlarının içinde kaybolmuş, zerreden bir zerre olmuş, üzerinde bulunduğunuz dünyada bir atomla eş değer ebatlardan öteye gidememiş, bittabi ve bil mecbur kucağına vardığınız memleketten bir parça oluyorsunuz.

İşte bu düşüncelerle kendi öz dünyamdan kopup Kalküta’nın benliğime sessizce pranga vuran caddelerine esir düştüğümde, caddeye bakan yüzü açık o derbeder manzaranın önünde durakaldım…

Yüreğimi burkan bu manzarayı birkaç dakika öylece seyrettim. Benim durduğumu gören arkadaşım da geldi yanıma. “Meyve satıcısına gitmeyecek miyiz?” dedi. “Evet”, dedim “Gideceğiz ama şu gördüğüm manzarayı bana müsaade ettikleri sürece gözlemlemek istiyorum…”

Ki ilk ikaz orada darmadağınık, üst üste yığılmış eşyaların, çuvalların, torbaların, öteberilerin arasında, kolunun altında bir yastık parçası, başını eline yaslamış, boylu boyunca uzanmış bize doğru bakan “ev”in erkeğinden geldi. Eliyle “durmayın, hadi gidin buradan” diye işaret etti.

Gülümseyerek ve başımı birazcık öne doğru eğerek “Özür dilerim” dedim ve arkamı dönüp bu çok etkilendiğim manzarayı terk etmeye yönelirken bir ses beni durdurdu.. “Hey!” dedi o ses, “Hey!” Sese doğru yönümü çevirdim. Hemen çadırın sol iç kısmında, bir çömleğe yaktığı ateşin üstünde yemeği ile meşgul olan kadın sesleniyordu. Eliyle “dur, gitme gel” diye işaret etti. Aynı zamanda çadırın sağında, eşyaların arasında yere uzanmış yoldan gelip geçenleri seyreden o adama da sertçe bir şeyler söyledi. Yani kocasına… Hemen bana döndü, İngilizce olarak “Gel, gel! Problem yok!” dedi.

İngilizce, müstemleke rüzgârlarının estiği ülkelerin ekseriyyetinin ortak lisanı… Yediden yetmişe hemen herkes iyi ya da kötü bu lisanı konuşur buralarda. Bir zamanlar Mahmud Gaznevi’lerin, Babür Şah’ların, Raca’ların, Serdar’ların Hindistan’ında yanan şâ’şâ, haşmet ve debdebe şamdanları eriyip tükenince, “Küçük Britanya’nın” büyük Kraliçe’si kollarını buraya da uzatır ve İngilizce artık bilmem hangi zamana kadar bu ülkenin de dillerdeki, kulaklardaki ve satırlardaki kaderi olur. Ve sonuçta son iki asrını İngiliz müstemleke kültürüyle iç içe geçirmiş olan bu halklar da bu ecnebi lisanını ikinci dil olarak benimser. Neredeyse her yüz kilometrede bir değişen Hint dillerinin çözülemeyen kültür düğümü, böylece kıtalar ötesinden gelen o “pipolu, şapkalı, kısa cepkenli beyaz adamın” tehakkümü altına girmiş olur. Ne tâlih!

Bu sebeple o kadının da İngilizce konuşması vakayı âdiyedendi bizim için, yadırgamadık…

“Hiç problem yok, bakabilirsiniz, biz rahatsız olmayız” diye devam etti. “Hoşgeldiniz”.

Bu içten karşılamaya birkaç adım daha atarak teşekkürle karşılık verdim.

İlk evvela evin yürüdüğümüz istikametteki köşesinde, hane reisinin olduğu tarafta durup baktım. Nasıl bir evdi bu ya Rab! Bir putperest, bir Hindu da olsalar yürek gördüğü bu cadde fukaralığı karşısında kayıtsız kalamazdı…

Yavaşça geldiğim tarafa, ibtidai şartlarda akşam yemeği hazırlayan evin hanımının olduğu köşeye doğru geçtim.Az evvelki güler yüzlü karşılamadan aldığım cesaretle sordum: “Ne yemek pişiriyorsunuz?”

Aslında cevabı çok da önemli olmayan bir soruydu bu. Sadece orada biraz daha kalıp onların varlığımdan huzursuz olmamalarını sağlamak için atılmış bir iletişim adımıydı. Daha evvel binlerce, yüz binlerce benzerini dışarıdan gördüğüm bu “kaldırım evinin” içini zihnimde fotoğraflarken bir yandan vakit de kazanmak istemiştim. Belki de bu zaman zarfında bir izin koparabilir, seyrettiğim bu manzarayı cebimdeki küçük kameramla kalıcı hale getirebilirdim.

Kapağı kaldırdı, “Buyur bak ne yemek pişirdiğime” der gibi işaret etti. Gördüğüm şey adını hiç bilmediğim tahıl ağırlıklı keşkeğe benzer bir yemekti. Temiz bir bakır tencerede oluşu da dikkatimden kaçmadı. Yerde, ocağın yamacında duran bir kaç bakır tabak ya da tencere de oldukça temiz ve parlak duruyordu. Büyükçe bir kızıl küpün içine ateş yakılmış üzerine de -adı keşkek olsun- bakır tencerede keşkek güzelce oturtulmuştu. Maharetli el hareketleriyle hemen arkasındaki mini kilerden bir kaç kutu çıkardı. Tuz ve baharatlardan azar azar alıp başka bir sos ya da sıvı ile karıştırdı. Kenara koydu…

Birden yol arkadaşımın, “Abi isterseniz meyveciye gidelim, dönüşte tekrar uğrarız buraya..” demesiyle dikkatim dağıldı.

“Tabi,olur” dedim. “Öyle yapalım…”

Teşekkür ettim. Başını kaldırdı, bana baktı, son derece güler bir yüzle “Bir şey değil”, “Memnun oldum” dedi.

Oradan ayrılırken adamla göz göze geldik. Benim onlarla ilgilenmiş olmamdan rahatsız olmuştu. Canı sıkılmış bir ifadeyle evin önünden ayrılıncaya kadar bize baktı.

Hızlı adımlarla kapanmamış olmasını ümit ederek meyve tezgahının olduğu yöne doğru yürüdük.

Şükür, meyveci ve daha birçok seyyar satıcı oradaydı.

Tezgâha yaklaştık. Oldukça gösterişli, çeşit çeşit meyvelerden bir cümbüş…

Üzümler…Çilekler… Enfes görünümlü elmalar… Elmalardan bir tanesini elime alıp baktım. “Keşmir elmaları bunlar” dedi tezgahtar. “Kaç tane istersiniz?” Cevap vermeksizin elmayı yerine koydum. Tezgâhın öbür tarafına doğru baktım. Birkaç çeşit muz, guavalar ve mangolar vardı. Onların yanında da küçük paketlerde Arabistan hurmaları…

“Hurma bu akşamki menümüz için iyi fikir” diye düşündüm; “besin değeri yüksek…” Birkaç muz ve şuradaki badem vesaire çerezlerden de aldık mı bu iş tamamdır…Aklımdan geçtiği gibi yaptım. İstediklerimi hızlı hareketlerle torbalara koyan satıcı memnundu. Meyveleri küçük küçük paketlere yerleştirdi. O kadar tanıdık hareketleri vardı ki bu manav efendinin, Türkiye’dekilerden ayırt etmeniz imkânsız…

Herhâlde bazı şeyler dünyanın neresine gitseniz hiç değişmiyor; tezgâhtarlar, pazarcılar, satıcılar, berberler, taksiciler…

“Tamamdır beyefendi, başka bir isteğiniz var mı?” diye seslendi adam. Elimi cebime attım, yüz binlerce Hindistanlının eli değmiş paraların içinden söylenen rakamı çıkarırken bir an durakladım. Caddeye, caddedeki çadır evlere baktım. Gözlerimin önünden az evvelki Hindu ailenin ev hâli geçti. Bir tarafta modern dünyanın “rahata alışmış-alıştırılmış” biz figürleri, öbür tarafta, işte orada, tam da karşımda, kaldırımlarda sanki mevcudiyetlerinden kimselerin haberdar olmadığı en alttakiler… Az evvel, birkaç dakika önce geldiğim yerdi orası… Neredeyse şimdi o evlerden birinin içindekilerle birkaç kelime de olsa konuşmuş, birkaç adım da olsa evlerine girmiştim.

Küçük bir tereddüttün ardından benden parasını almayı bekleyen adama “Özür dilerim daha alacaklarım bitmedi” dedim. “Şu meyvelerin her birinden birer kilo daha tartar mısınız? Muz iki kilo olsun lütfen… Hurmadan da iki paket…”

Hemen yan taraftaki kuru gıda satan tezgaha geçtim. Birkaç kilo “basmati pirinç” ve mercimek aldım, geri geldim.

Bu yeni gelen sürpriz siparişle oldukça mutlu olan manav meyve poşetlerini iştahla doldururken ben acaba o garib “Hindu çift” bu hediyemi kabul eder mi diye düşünüyordum…

Şimdi, o tüm derbederliğiyle Hindistan kokan, Kalküta kokan eve bu meyve torbalarını götürmeli ve onları hiç incitmeden vermeliydim. Gerçi onlar tıpkı bu ülkedeki diğer bir milyar insan gibi “Hindu idiler, putperesttiler” ama konu insanlık olunca ne önemi vardı ki!

Bu akşam kendimize her ne alıyorsak onlara da almalıydım. “Karşı yakanın insanlarına…”

Kalküta’nın duvarlar ve kaldırımlar arasında misafir ettiği, modern zamanların caddelerde, sokaklarda gece gündüz erittiği, hem gözler önünde hem gözlerden uzak, bahtı kara insanlarına…

Ansızın karşımıza çıkan bir güler yüz hatırına…

4. BÖLÜM

“Karşı yakanın” insanlarına doğru bakarken kısa bir tefekkür rüzgarına kaptırdım kendimi.

Her seferinde böylesi manzaralar alır götürür beni ufukların ötesine.

Açlıktan karnına taş bağlayan Ashâb’ın hâtırâtı düştü muhayyileme. Yoklukta varlığı arayan, “hiçlik kurtuluşuna” meftun olmuş Ashâb… Bir söze, bir kelimeye, bir “İlâhi kelâm’a” divâne, insan üstü insanlar… Bir Habib’e mecnun olup, aç bî ilaç kıyâmete kadar kâinatı aydınlatacak İslâm Güneşi’ne mevcudiyetlerini feda etmiş “garibler”…

Garib olmak…

Garib olmayı garib olanlardan başkası bilemese gerek… Esâsen gayrı ihtiyâri bir keyfiyettir bu; anlaşılamaz, idrak edilemez, tarif edilemez, terennüm edilemez, tasvir edilemez… Gariblik bizzat yaşanır!

Gariblik; hiçliktir… Yok olmaktır… Fânî olmaktır… Kaybedecek hiçbir şeye sahip olmamaktır… Gariplik sadece “o halinle” var olmaktır.

Bu var oluş, alında bir toz, yanakta kurumuş bir gözyaşı, ellerde nasır, dudaklarda çatlak, yüreklerde bir ince sızıdır… Yaratana doğru götüren, ruhları yaratılışın esrârında düğümleyen bir sır…

Evet, nedense gözlerim dolmuştu elimde meyve ve bakliyat paketlerini taşırken… Yutkunmakta zorlandım. Yüzümdeki mahzun ifadeyi saklamak istercesine bakışlarımı yere eğdim ve arkadaşım önde ben arkada az evvelki geldiğimiz istikamete doğru yürüdük. Beş on dakika evvel içinde bulunduğumuz “yokluk”, yoksulluk tablosuyla yeniden yüz yüze gelmek üzere…

Adımlar hedefe doğru ilerlerken zihnimdeki kelimeler bana rahat vermiyor… Düşüncelere dalıyorum…

Yokluk, izâfi bir kavram… Yani imkânsızlık… Zamana, zemine ve şartlara izâfeten değişiklik arz ediyor. Dünyanın hiçbir yerinde bu kavramın anlamı aynı değil…

Afrika’da yokluk, sudan ve o gün yenebilecek tahıl ya da süpürge tohumundan mahrum olmak demek… Bu ikisine sahipseniz eğer fakirlikten kurtulmuş olursunuz.

Doğu Hint Adaları’nda ya da Pasifik’te yahut herhangi medeniyyeten uzak tropik bir adada balık tutmak için bir kayığınız yoksa, fakirsiniz demektir. Kayıksız ve oltasız…

Bir “Tibet” yerlisinin zenginliği ya da fakirliği Himalaya’ların yalçın kayalarında, kemiklere kadar işleyen soğuğun altında yol aldıracak bir Tibet öküzüne bağlıdır…

Arap çöllerinde suyun, hurmanın ve devenin yaşamın en saf haliyle kendisi olduğu gibi…

Hayatın henüz ibtidâi seviyeden “muasır” merhalelere yükselmemiş yörelerinde “yokluğun ve yoksulluğun tarifi” birkaç kelimeye sığabilirken, ne hazindir ki şehirlerde, milyonların bir arada olduğu, aradığınız her şeyi ama her şeyi bulabileceğiniz metropollerde harfler, heceler, kelimeler anlamlarını yitirir. Tarifler tarifsiz kalır.

Sabsahara’da sazlardan veya otlardan yapılmış evinde size ikram edebileceği kırık bir bardakta kirli bir suyu olan, kara derili, beyaz kalpli bir “Massai Maralı” baba, halinden son derece memnundur.

Eğer yağmur ormanlarında ki haşerata ve her an iğnelemeye hazır sivri sineklere katlanmaya hazırsanız, karayağız bir “Tamil yerlisinin” bir çırpıda tırmanıp, kendi elleriyle koparıp ikram ettiği kokonat, sizi o fakirlik ikliminden uzak tutar. Fakir ya da yoksul değildir onlar. Daima içecek suları, yiyecek muzları ve ilaç yerine kullanacak hindistan cevizleri mevcuttur. Palmiye yapraklarından bir ev inşa etmek en fazla sekiz-on saatlerini alır ve yıllarca o çatının altında yaşayıp giderler.

Ama şehirler böyle değildir. Şehirlerdeki yoksulluğun târifi bambaşkadır. Caddelerde, sokaklarda, milyonlarca insanın arasındaki yalnızlıklar, kimsesizlikler bambaşkadır.

Çaresiz kalıp, kimselere derdinizi anlatamamaktır şehirdeki yoksulluk. Bir kuruşunuz olmadan bir yerden bir yere gidememektir. Yiyememek, giyememek, yürüyememek, konuşamamaktır. Varacağınız her nokta için, atacağınız her adım için, yiyeceğiniz her lokma için bir bedel ödemektir. Okumak… Eğitim almak… Ekmeğini kazanmak… Çocuğunu büyütmek, yetiştirmek ve bu kapitalist cehennemin içinde onu adam etmek… Umut etmek ve ardından korkmaktır şehirde yoksulluk…

Kategorize edilmektir. İtilmek, hor görülmektir. Başkaları için hobi olan şeylerin senin için fobi olmasıdır…

Mauritius’un zümrüdi ormanlarında “yalın ayak yürümek” bir batılı için arayıp da bulamadığı bir lüks iken, Kalküta’nın can pazarı caddelerinde bu, yoksulluğun gece ve gündüz betonla, asfaltla, toprakla, soğukla ve sıcakla hasılı zorlukla, meşakkatle ve hastalıklarla buluşması demektir.

Su bile para denen kağıt parçasıyla temin edilmektedir şehirlerde. Başınızı sokacağınız bir çatıcık bile parayla…

Merhametler geçici, gülücükler geçici, sözler uçucu, şarkılar hakikatlerden fersah fersah uzak…

Bilmem hangi cehennemden geldiği meçhul o fırsatçı, o rekabetçi, o acımasız hayatın cendereleri arasında sıkışıp, geleceğe dair hayaller kuramamaktır.

Kimselere güvenememektir.

Yürüyen makinaların, aydınlatan lambaların, tozuyan sokakların ve menzili bilinmeyen bir istikamete doğru koşuşturan milyonlarca insanın arasında bu Dünya’ya öylesine gelip telef edilmiş sayısız günlerin ardından, “içinde yaşayamadığın Kâinâtı” çaresiz “içinde yaşatmaktır.”

Amansız bir girdabın kollarında daha ne olup bittiğini anlamadan zamanı ve mekanı geride bırakıp, nefes alıp vermekten ibaret bildiğimiz şu ömrü mühürleyip sessiz, nefessiz ve kimsesiz dârı bekâya göçüp gitmektir…

Şehirlerde yoksulluk bilinmemektir, hatırlanmamaktır, kâle alınmamaktır… Onurunu her an yitirmekle karşı karşıya kalmaktır. Ve daima kendine ve birilerine problem olmaktır.

Ve belki bir gün ansızın fark edilmektir. Dikkate alınmaktır, üç beş dakikalıkta olsa değer verilmektir. Onların kameralarına görev addederek gülümsemek, tüm gönül yorgunluğuna rağmen kibarlığını bozmamaktır. Utansan da, sıkılsan da yine de sahip olduğun erdemler uğruna o yabancı adamları bez parçalarından, kartonlardan, tenekelerden yapılmış “evine” buyur etmektir. Onlara bir daha hiç görüşemeyeceğini bile bile umutsuzca “görüşürüz” demektir.

Tıpkı şu an evlerinin önünde durduğumuz bu Kalkütalı aile gibi…

Tüm bu düşünceler aklım ve kalbim arasında seyrü sefer ederken yeniden geldik “baraka” dahi diyemeyeceğim evin önüne.

“Merhaba,” dedim tekrar o bilindik gülümseyişimi takınarak. Aynı şekilde karşılık verdi genç kadın.

Pembe eflatun arası bir sâri vardı üstünde. Onca yoksulluğa rağmen eksik edilmeyen plastikten üç beş rupilik bilezik ve kolye… Kadınlık işte… Dünyanın neresinde olursa olsun süslenmeli… Engel olamayacağınız fıtri bir yapıdır bu; Yaratıcı’nın kadınlara bahşettiği hikmeti kendinde saklı bir vergisi.

Belki de o bıkmak usanmak bilmeden, hayatı boyunca olanca fedakarlığıyla yemek yapan, evini süpüren, çamaşırını yıkayan, çocuğunu büyüten, kocasına katlanan ellerin küçük birer mükâfatıydı o takılar. Nezâketin, zerâfetin, letâfetin ince çizgilerle tecessüm ettiği ve şefkat, merhamet ve fedakarlık olararak bize kendini takdim eden kınalı eller… Dünyanın neresinde olursa olsun, tıpkı tüm diğerleri gibi bir annenin elleri…

Aslında iyimser bir gözle nazar edildiğinde ilk bakışta dağınıkmış gibi görünen bu “evde” kendine göre bir düzen hakimdi.Mutfak olarak kullanılan bir köşe. Yerde yemek yenen bölüm. Onun yanında örtüsü açıkken oturulup dışarının, yoldan gelip geçenlerin seyredildiği çuvallardan yapılmış ve bir iki minderle süslenmiş “yer sofası”… Evin ardiyesi mesabesindeki en sağ tarafı işgal eden eşya yığınlarının olduğu mekan. Bu bölüm aynı zamanda diğer komşu “evin” sınırı oluyor.Oturma odası, misafir odası, yatak odası, yemek odası, çocuk odası, çalışma odası ve mutfak; hepsi de bu altı yedi metrekarelik derme çatma yapının içinde toplanmış…

Tavanda büyükçe yorgana benzer bir örtü var. Dışarıdan bakıldığında bu yorganın üstü kartonlar ve naylon parçalarıyla kaplı.. Naylonlar yağışlı havalardan bu yuvayı korumak için olsa gerek. Tabi dış koruma malzemelerinin rüzgardan zarar görmemesi içinde taşlarla sabitleme yapılmış. Tekrar iç mekâna gelelim… Tavana asılı irili ufaklı torbaları ışık vermeyen birer avize kabul edebilirsiniz. Her biri evin içindeki intizamın birer isbatı gibi. Tabii tam olarak bilemem ama sanıyorum çamaşırlar, kirliler, temizler vesaire var bu torbaların içinde. Yani bir şekilde her şey yerli yerinde.

Bu sefer buyur edilmeden tanıdık bir eda ile detayını verdiğim bu manzaranın içine daldık. Ellerimizde onlara hediye etmek üzere getirdiğimiz içleri yiyecek dolu torbalarla…

Fakat az evvel iki kişi olarak bıraktığımız eve bir kişi daha dahil olmuştu. Daha doğrusu uyuduğu ve üzeri örtülü olduğu için fark etmediğimiz bir kişi; evin dört beş yaşlarındaki küçük delikanlısı… Uyanmış uykulu gözlerle ilk defa gördüğü bu yabancı adamlara şaşkın şaşkın bakıyordu. Uzandım, sevgiyle başını okşadım. Utandı.

Yemek pişmiş, çoktan minik tepsilere koyulmuştu bile… Baba, anne ve yavrusu önlerindeki yemeğin başına oturdular. Bizi de buyur ettiler. Teşekkür ettik.

O yörelerin alışıldık tarzıyla, doğrudan elleriyle maharetle derledikleri lokmalarını afiyetle yemeğe başladılar. Annesi bir yandan kendisi için lokmaları avuçlarken bir yandan da daha küçük parçalarla oğlunu doyuruyordu.

Getirdiğimiz torbaları boş bulduğumuz bir köşeye bıraktık.

“Bunlar sizin,” dedim elimle işaret ederek, “Bunlar sizin… ”

Bir torbalara baktı kadın bir de bana; “Nedir onlar?” diye sordu.

“Biz kendimize yiyecek bir şeyler alıyorduk, size de aldık. Gönlümüzden geçti, içimizden geldi…”

“Hayır”, dedi ciddileşerek, “Bunları kabul edemeyiz. Bizim ihtiyacımız yok!”

Afalladım bir an. Doğrusu bu kadar keskin bir tavırla karşılaşacağımı beklemiyordum. Hayatında nadiren karşılaşıyor insan bu tür durumlarla. Nasıl davranması gerektiğine açıkcası bir anda karar veremiyor.

“Siz onları götürebilirsiniz. İhtiyacı olan başkalarına verin lütfen” diye üstüne basarak devam etti konuşmasına.

Hiçbir şey söyleyemedim tabi ilk etapta bu kararlı duruş karşısında. Sonra derhal kendimi toparlayıp “Tamam” dedim, “Siz nasıl isterseniz ama müsade edin sizinle biraz sohbet edelim.”

“Olur, tabi ki” dedi “Ama hediyelerinizi kabul edemem. Çünki benim eşim çalışıyor, biz para kazanabiliyoruz”.

“Tamam, anlıyorum sizi, saygı duyuyorum size” diyerek onları incitmek istemediğimi söyledim.

Benim orada onlarla sohbet etmeme müsade ettiklerine şükrettim.

Hem şaşırmış hem de hayran olmuştum bu asil davranış karşısında. Onun için hiç üstelemedim.

Yavaşça diz çöktüm yanlarına. “Eşiniz hiç konuşmadı” dedim, “Yoksa bize kızgın mı burada olduğumuzdan dolayı?” Eşine baktı, “Hayır kızgın değil sadece biraz sıkılgan, o kadar. İngilizcesi de iyi değil, bu yüzden pek anlamıyor konuştuklarınızı…”

Gülümsedim, Hint diliyle “Merhaba” dedim eşine. Gözlerime baktı ve sonunda o da gülümsedi, “Merhaba” dedi.

İyi bir gelişmeydi bu, evin erkeği gülümsediğine göre rahat olabilirdim. Üstümdeki gerginlik birazcık azaldı.

Yemeklerini yemeğe devam ettiler.

Az sonra genç kadın “Siz Amerikalı mısınız?” diye sordu.

“Hayır, nereden çıktı, yoksa Amerikalılara mı benziyoruz?”

“Yok zannettim ki burada çalışan Amerikalılardan olabilirsiniz…” Aynı zamanda eliyle sırtını döndüğü duvarı göstererek, “Burası Amerikan konsolosluğu da, ondan… ”

“Burası Amerikan Konsolosluğu mu?”

“Evet,” dedi gülerek.

Şaşırmış gibi yaptım…

“Peki, nerelisiniz?”

“Biz Türkiyeliyiz…”

“Aaa!” dedi, “Siz Müslümansınız o zaman!”

“Evet, nereden biliyorsun sen Türklerin Müslüman olduğunu?”

Kucağındaki oğluna bir lokma verdi, bana baktı, “Okulda iken öğrenmiştim…” dedi.

Hemen ekledi “Biz de Müslümanız Elhamdülillah!”

“Ne, anlayamadım, nasıl! Siz Müslüman mısınız!”

O kadar şaşırmıştım ki bu beklemediğim cümle karşısında, kendimi tutamayıp, gayri ihtiyari yüksek sesle sordum:

“Gerçekten mi!”

“Evet”, dedi gülmeye devam ederek, “Çok mu şaşırdın?”

Duygularım alt üst oldu bir anda. Sevinç ve üzüntü arasında bir deprem yaşadım orada… İşte yine başlıyordu bir ilginçlikler manzumesi daha… Dünya, sen sürprizlerle dolusun!

Gülmeli miydim ağlamalı mı, bilemedim.

Duyduklarım doğru mu şimdi, bu kadın Müslüman mı olduğunu söyledi?

Hay Allah! Ne kadar da kötüyüm! Halbuki ben gördüğüm ilk andan itibaren onlarla ilgili sui zanda bulundum, “Hindu dedim, putperest” dedim… “İnançsızlar ama ne yapayım yine de bu hediyeleri vereceğim” diye geçirdim kalbimden…

Hayat yine bir yumruğunu atmıştı bana en gafil anımda… Yine yeterince bilgi edinmeden “zanda” bulunmuştum.

Galiba yaşamımın önemli derslerinden birisinin içindeydim o an. Yıllar yılı asla unutamayacağım…

Derin bir nefes aldım. Sevincimi saklamadan gayet samimice sordum: “Adın ne peki senin?”

“Jamila” dedi gururlu ve ismiyle iftihar eder bir edayla. Yani bizcesi “Cemile…” Eşini gösterdi “Abdullah ve bu da oğlumuz Ali…”

Yüreğimden tarifi imkansız bir duygu aktı o anda, kucakladı onları, sarıldı onlara…

“Selamüm aleyküm” dedim, kucağında annesine sokulmuş olan o yavruya. “Ve aleyküm selam” diye karşılık verdi ve kelimenin tam anlamıyla nakavt oldum orada..

Tabi ki kontrol benden çıktı… O andan sonra gözlerimden akanlara engel olamadım…

“Cemile, demek siz Müslümandınız ha! Oğlun Ali ve eşin Abdullah… ”

Şu devran denilen kervan sarayda, tahayyülleri acze uğratan Hindistan yarı kıtasında, Kalküta’nın bu unutulmuş yaşam bölgesinde, milyarlarca insanın arasında, caddelerden bir caddede, evlerden bir eve rastlamak… Ve o evi şenlendiren üç güzel isimle karşılaşmak…

Zaman durdu… Dünya durdu… Kâinat durdu o an benim için. Tüm mevcudat nefesini tuttu adeta… Sesler kesildi… Kalküta sükut etti… Bir müddet sessizlik hakim oldu o garip yuvaya.

Onlar da şaşırmıştı benim duygusal halime.

Müsade istedim, bağdaş kurup hemen yanlarına oturdum. Zeminin örtüsüz olan yerine, kaldırım taşının üstüne…

Bir anda orası benim “kız kardeşimin” evi oluverdi. Aynı Din’i paylaştığım, aynı Peygamber’e aşık olduğum, aynı Allah’a kurban olduğum kız kardeşim ve ailesi…

Yüreğime, kalbime, fikrime, dimağıma dizgin vurabilmek ne mümkün… Manevi algılarımda yıldırım hızıyla gerçekleşen değişiklik fiziki ortamı da farklı algılamama sebep oldu. Artık o saniyeden sonra “acıma” hissiyle değil “şefkat ve merhamet” nazarıyla bakar oldum onlara…

Zaman sonra sessizliği Cemile bozdu, “Beyefendi inanın biz de çok memnun olduk sizin Müslüman olduğunuzu öğrendiğimize” dedi. “Sizi Amerikalı zannettiğim için özür dilerim. Eşim de az önce sizi onlardan biri zannettiği için burada durup bize bakmanıza müsade etmedi..”

“Yok, dedim, asıl siz hakkınızı helal edin, ben sizin Müslüman olabileceğinizi hiç tahmin etmemiştim… ”

Binlerce yıldır kırılamayan “katmer katmer olmuş bu sûni kader” katmanlarının arasında asalatini, onurunu korumaya çalışan bu üç kişilik aile içtenlik, tok gözlülük ve alın teri dersi vermişti bana…

O gece bir saat kadar daha kardeşim Cemile, eşi Abdullah ve oğlu Ali’nin misafiri olduk.

Ben onlara Türkiye’yi anlattım onlar da bana Hindistan’ı… İstanbul’u konuştuk… Kalküta’yı konuştuk…

“Gerçekten güzel mi İstanbul?” diye sordu.

“Bizim gibi çadırlarda yaşayan insanlar var mı orada da?

“Siz nasıl bir evde yaşıyorsunuz?”

“Rikşalar çok mu caddelerinizde?”

“Yemekleriniz nasıl?”

“Hanımlarınız size yemek pişiriyor mu?”

“Keşke bizim de sizinkiler gibi minareli, güzel ezanlı camilerimiz olsaydı!”

Sorular soruları, cevaplar cevapları kovaladı…

Ve böylece Kalkütalı Cemile belki de onu bir daha hiç göremeyecek olsak da, geçmiş zamanlara ait tatlı bir hatıra olarak kalemimdeki kendisine ayrılmış olan nadide mekanında yerini almış oldu.

Seslerimiz, kaldırımlarda nereye gittikleri belirsiz binlerce insanın uğultusuna ve kime niçin çalındığı belli olmayan korna seslerine karıştı…

Burnumuz, akla her getirildiğinde hissedeceğiniz, yollarda, kaldırımlarda, duvarlarda ve nesilden nesile insanlarda yuvalanmış terle karışık, tozla karışık, baharatla karışık, dumanla karışık, sizi geldiğiniz ülkeden, yaşadığınız zamandan bir anda koparmaya yeminli asırların kokusuna alıştı…

O gece, birkaç saat evvel asla burada uyuyamayız diye düşündüğüm o “binbirinci sınıf”, lüks, fareli binanın bize ait odasına sebebini bilmediğim bir huzurla gittim. Ağzı törpülenmiş maymuncukla kapıyı açtım. Hiçbir şeye aldırmadan beraberimde getirdiğim meyve ve yiyeceklerden atıştırdım. Az sonra abdestimi aldım. Seccademi kıbleye doğru yere serdim. Tereddütle yanan titrek lambayı söndürdüm. İlticaların, yalvarışların, yanaklardan yüreklere süzülen damlaların “indi İlâhi’ye” ulaşmasını umut ederek kalbim ve ötelerin ötesi arasında köprüler kurmaya çalıştım.

Nihayet yorulmuş bedenim ağırlığıma takat getiremez oldu. Tahta yatak üzerine atılmış âsârı âtika şiltenin üzerine yavaşça uzandım. Başımı yastığa koydum. Ter ve kir kokularına aldırış etmeksizin orası burası yırtılmış ve kim bilir kaç otel yolcusunun bedenine ev sahipliği yapmış örtüyü üzerime çektim. Belli belirsiz düşüncelerle caddelerin sesini dinledim. Karşı yakanın o talihsiz insanlarına takıldı fikrim. Cemile’yi, Abdullah’ı ve Ali’yi düşündüm…

Gözlerim karanlığa kavuştu. Kalküta’nın ruhuma nakşolan sesiyle çoktaan derin bir uykuya yelken açtım.

Biraz sonra, seyahatim boyunca bana eşlik eden yol arkadaşımın odaya geldiğini bile işitmedim…

Not: Cemile başlangıçta verdiğimiz hediyeleri kabul etmedi. Ama konuşmaların ilerleyen adımlarında tanışıklığımız anlamlı bir boyuta gelince o meyve ve gıda paketlerini orada bırakmamıza ses çıkarmadı. İçimden ona bir miktar para vermek dahi geldi ama öylesine onurlu bir aileydi ki muhataplarımız, bunu dahi teklif edecek cesareti bulamadım.

Eşi Abdullah, her gün gün doğmadan yollara düşen bir rikşa sürücüsü. Nefesinin ve terinin hakkıyla yüzde yüz helal kazanan adam gibi bir adam…

Biz o akşam onlara veda ederken Cemile ve eşi beni başka bir zaman tekrar görüşmek ümidiyle evlerine davet ettiler. Ben de onlara söz verdim, bir dahaki sefere eşimle beraber mutlaka kendilerini ziyaret etmek istediğimi söyledim. Çok sevindiler. “Evimizin böyle olduğuna bakmayın, burası bizim evimiz ve 10 yılı aşkındır biz burada oturuyoruz. Eğer bu caddeye tekrar gelirseniz büyük ihtimalle biz yine burada olacağız” dediler.

Bilemiyorum tekrar görüşmek mümkün olur mu?

Ahmet Kemal ÖNCÜ

Mauritius İsland-İndian Ocean, Africa.

“Edvârı hayat perde perde, Allah bilir ne var ilerde..

SEZON SONU

Resim

“Dokuz yaş altı” grubun sezon sonu müsameresinden. Birinciler, ikinciler, üçüncüler ve onları takdir eden arkadaşları… Yani herkes bugün ödüllerini aldı. Yüzlerce anne baba minik yavrularının istikbali için dua etti…

Bu ve daha binlerce minik yavru maddi ve manevi ilimlerle donanıp, büyüyüp, yetişip kendi halklarına, kendi ülkelerine ve hatta dünyanın her yerine faideli, ahlaklı bireyler olduğunda işte bizim için gerçek ödül o zaman olacak.

Emeği geçen herkese teşekkürler.